YAKUP KÖSE’ye verilen ceza sadece ona değil; bu ülkenin Başbakanı’na ve bu ülkenin gerçek her Müslüman ferdine verilmiştir!

Bugün kara birgün!

Bugün kendini yıllarca bu ülke insanına dini bir cemaat gibi gösteren Fetullah Gülen ve çetesinin yargıdaki elemanlarının kendilerinin aslında nereye hizmet ettiklerini bir kere daha öğrendiğimiz gün!

Müslüman olmaktan “Allah-u Ekber” demekten başka hiçbir suçu olmayan insanları on yıllarca zindanda tutan 28 Şubat vahşetinde Fetullah Gülen ve çetesinin oynadığı rolü  tekrar anladığımız bir gün bugün!

YAKUP KÖSE ve arkadaşlarını ortada suç yokken yeniden yargılayan “Cemaatin Kemalist sistemle elele vererek” Müslümanları zindana gönderdiği gün bugün!

 MÜSLÜMANLAR!

   BU SEFER İÇERDEKİ HAİNLER OLAN CEMAAT VE ONUN DEVLET İÇİNDEKİ GÜÇLERİ İLE ÜZERİMİZE GELEN KAFİR 28 ŞUBATTAKİ GİBİ GELMİYOR! BU SEFER “KELLE ALMAYA” GELİYORLAR!

Ya Müslüman olarak dik durur YAKUP KÖSE’leri savunuruz! Ya kendimizi kandırmaya devam ederiz!

UNUTMAYIN! YAKUP KÖSE’ye takılan kelepçe, YAKUP KÖSE’ye verilen ceza sadece ona değil; bu ülkenin Başbakanı’na ve bu ülkenin gerçek her Müslüman ferdine verilmiştir!

Gülen Company’nin ABD Rüşvet Listesi – 2 ( Hizmetten Toplanan Paralar kimlere gitti? )

 

Gülen company’nin “dini bir cemaat olmamasına rağmen” yıllardır dini kullanarak insanlardan topladığı paralar ABD’deki politikacılara aktarıldı. Aktaran isimler Gülen Company’nin “edindiği malları üzerlerine tapuladığı kişiler“dir. Bunlara “emanetçi” denir. Bu sistem “dağınık ve merkezsiz” görünmeyi sağladığı için suçun tek bir çatı altında belirlenmesi zordur. Aşağıda ikinci ve son kısmı verilen liste ve daha önce verdiğimiz liste ile oluşan toplam meblağ milyon dolarları bulmaktadır. ABD’de Gülen Davasına bakan hakimlerin hazırladığı dava raporunu sızdıran FBI Ulusal Güvenlik Eski Ajanı Sibel Edmonds mülakatında bu konuda da ilginç bilgiler veriyor : ” 3.000.000.000 $ ( Üç Milyar $ ) Dolarlık Orta Asya’daki serveti ile ilgi çeken Gülen için Türkiye’de sadece Ankara’da 70 kadar işadamının kişi başı 20.000 $’dan aşağı olmamak üzere en yükseği de 300.000 $ dolar bağış yaptığını öğrendik. Bunu Türk İstihabaratı da biliyor. Türk İstihabaratının da bildiğini düşündüğümüz ve Gülen’in şahsına her yıl 4 ila 5 Milyon $ bağış yapan “çok büyük bir işadamı” olduğunu da biliyoruz. Hatırlarsanız Gülen’in ilk ikamet başvurusu ilk başta Amerikan Dışişleri Bakanlığından döndü. Nedeni ise red cevabında ‘Gülen hareketi olarak bilinen hareketin finans kaynaklarında CIA şüphesi ve kaynakları tam olarak açıklanamayan 25.000.000.000 ( Yirmi Beş Milyar $ )’ olarak belirtti.” Sibel Edmonds “araya giren bazı masa şefleri ve kongre üyelerine dağıtılan paralar ile Gülen’e oturma izni çıktı. Şimdi malikanesi var. Kendini eğitimci olarak tanıtmıştı ilk başvuruda. Ancak Türk makamları ile yapılan bilgi alış verişinde eğitimci olduğuna dair belgesi görülmeyince mahkeme hakimi ‘kendisini eğitimci olarak tanımlamasına rağmen hiçbir belgesi olmayan ancak akademik kişilere baskı kurarak kendi adı ile makale yazdıracak güce sahip biri’ diyordu. Ama her şey bir anda değişti.” Bunların dışında Gülen Company’nin genel olarak bir “suç örgütü” olarak çalıştığının en büyük kanıtlarını “Gülen Company’nin anavatanı ABD’de yaptıklarından” anlıyoruz. Gülen Company’nin mali kaynaklarının başında gelen Teksas’taki Atlas İnşaat  Kamu fonlarını 50.000.000 $ ( Elli Milyon $ ) hortumladı. Yine Gülen Company’nin Teksas’ta Pelican ve Harmony gruplarına bağlı charter okullarında rüşvet yolsuzluk ortaya çıkarıldı. Bu operasyonda “çapraz bir hareket” gösteren Gülen Company adına Atlas Grubu başkan yardımcısı İnci Akpınar rüşvet verdi.  Bu şirketler ABD’de bunları yaparken Türkiye’de de “gölge firmalar ile kamu kaynaklarını kendi leyhlerinde borçlu gösteriyor” ve “aslında hiç olmayan ihaleler alıyor” gibi gösteriliyorlar. Bu şekilde Türkiye’den kamu teşviki ile “hortumlanan paranın 30.000.000 $ ( Otuz Milyon $)” olduğu ve bunun her sene arttığı düşünülmekte. Bu düşüncede de özellikle 2008’den sonra emniyetin kaçakçılık ve İhracat Genel Müdürlüğü’nün teşvik ve fonlar  ve yine ihracat genel müdürlüğü kobi ve kümelenme destekleri dairesindeki “company” elemanlarının yoğunluğu etkili. İşte bu “genelden özele inen alanda Gülen Company CIA paravanı olarak etkin bir suç örgütü haline gelirken bulunduğu tüm ülkelerde belirli bir paralel yapılanma yoluna giriyor. Türkiye’deki şirketleri de son birkaç yıl içinde mercek altında olan company’nin sadece sınav kitapları sektöründe tekelleşmeden elde ettiği haksız kazancın yıllık 20.000.000 $’a yakın olduğu tahmin ediliyor. Tüm bu çarkın dönebilmesi için de Gülen Company ABD’de kongre üyelerine ABD İsrail Lobisine para aktarıyor.  İşte Gülen Company denilen masonik örgütün “rüşvet” listesi! Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

Gülen Company’nin ABD’deki “Rüşvet” Listesi – 1

   Uluslararası Troyka (ABD/CİA – İsrail/Mossad – İngiltere/MI5 ) tetikçiliği yapan Gülen company’nin ABD’de kimlere kimler aracılığı ile kaç para transfer ettiği ve hangi kampanya amacı ile transfer ettiğine dair listenin TEKSAS –  HOUSTON bölgesi tam sıralı liste aşağıdadır. Bu liste önceki yazımızda belirttiğimiz “dağınık merkezilik” üzerine şekillenmiş bir para transfer listesidir.

     Burada adı geçen tüm “verici” isimler ve şirketlerin Gülen Company’e bağlı olduğunu tüm eyaletlerdeki listeleri bitirince yazacağız.

     TEKSAS – HOUSTON listesi toplam tutarı : 1. 452 . 210 $ ‘dır.

     İşte liste :

 Image

 Image

 Image

 Image

Şimdilik bu kadar diğer eyaletler yarın ve ertesi gün…

Hadi Cemaat cevap ver!!

 

Gülen Company – 2 ( Soru Sorma Zamanı! )

Gülen Company – 2  ( Soru Sorma Zamanı! )

 

Gündem karışık. Çünkü karıştıranlar var.

Biraz soru sorarak gündemi karıştıranları sorgulayalım!

  1. Soru

Dr. Efrat E. Aviv –  Bar Ilan Üniversitesi İsrail’li Ortadoğu Araştırmaları Bölümü Öğretim üyesi.

Cemaatcilere soralım : Bu azılı Yahudi, Filistin – Gazze düşmanı öğretim üyesi sizi neden yere göğe sığdıramıyor?

Görsel

Cemaat bizim İsrail’le bir diyalogumuz yok diyor. İsrailli Efrat Aviv ise “ilişkilerinden dolayı” övüyor?

Cemaat bunu cevaplayabilir mi?

Cevaplayamaz.

Neden Bülent Şengün kendisi demişti hatırlayalım :

“Fetullah Gülen hareketinin mensupları ve organizasyonları yalnızca ABD örneklemesindeki FBI ile değil, MI5 , KGB, MOSSAD, CİA, Yahudi Cemaatleri, Zenci hareketleri, Afrika  Merkezli yapılar, Çin Birlikleri ile de görüşmeler yapmaktadır.  Bundan sonra da yapmaya daha da fazlası ile devam edecektir!”

2.   Soru

Bu yetmeyebilir belki cemaatçilere! Onun için neden Yahudi Soltes “Gülen’i Yahudilerle ilişkilerinden dolayı kutlayıp onu Celaleddin Rumi felsefesini savunan kişi” ilan ediyor.  Mevlana’ya ait olup olmadığı tartışmalı ‘ne olursan ol gel’ sözünün içini boşaltılıyor! Gülen Hareketi bu sözü alıp tövbe et, günahtan vaz geç Beza yani dön gel denilen tebliğin herkese açık olduğu ifadesinin anlamını bozup ‘ne olduğun fak etmez’ anlamına kaydırıyor.

Cemaati ve Gülen’i öven bu yazısında Yahudi diyor ki : Gülen Türkiye başbakanı ile kavgalı! Cemaat abileri Soltes’i de biliyor cevaplayabilirler mi? Hayır! Ve dikkat edin yazı tarihi Mayıs 2013! İhanet önceden planlandı!

Görsel

Soltes’i bütün dünya özellikle Ruslar çok iyi biliyor. Hatırlayalım! Gülen okullarını yasaklama sonucuna bağlanan Cemaatin Rusyadan kovulma sürecinde Savcı Soltesin Gülen’i öven yazılarını dava dosyasına almıştı. Raporu hazırlayan uzman Şeglovin Mart 2011’de Soltese atıfta bulunarak Müslümanlar üzerinden CIA örgütlenmesi yapan Fetullah Gülen örgütü soğuk savaşta bile görülmemiş korkunç bir sinsilikle içimize sızıyor demişti.

3. Soru

Eski KGB ajanı Markow Gülen ve Cemaati için bir mülakatında şu ifadeleri kullanıyor.

“Gülen hareketi yaklaşık 20 yıldır CIA güdümünde çalışan ve Orta Asya’da bağımsız devletleri ve Çin’i etkileyen bir çalışma ofisidir. Türkiye’de de Gülen cemaati terörün arkasında yatan güçlerdendir. Gülen hareketi Kürt bölgelerinde de CİA adına operasyonları yürüttü. (…)Türkiye’deki pek çok suikastin arkasında bu hareket vardır. Çözdüklerini söyledikleri Ergenekon dosyası da bunun bir göstergesi. Türkiye’de ordunun etkisi yüksek ve kötüydü. Ama Gülen hareketi de onlar kadar tehlikelidir. Gülen hareketi bir mistik örgüt modelinin yeni halidir. CİA bunu planladı. (…) Afrika’da da CİA adına kuryelik işleri yapmaktalar. Özellikle orta Afrika’daki faaliyetleri ile ülkelerin kaderlerine dikkat edilirse anlaşılır.”

Aynı Markow, 28 Aralık 2011 Tarihinde Uludere’de yaşanan ve 35 kişinin ölümüyle sonuçlanan olay için şunları söylemişti.

Ergenekon adıyla bilinen seküler asker ağına karşı proxy ve direk mücadele yürüten Gülene bağlı Savcı ve komutanlar Uludere’de F-16’ların savaş moduna geçmeleri için istihbaratı manipüle etmiştir demişti. 7 Ocak 2012

Önceki sorularımızda cemaatin abisi Bülent Şengün zaten bu işbirliklerini kabul etmişti. Ama bir KGB’li mülakatta da bunların çıkmış olması sanırız FBI Ulusal Güvenlik İşbirliği eski  Ajanı Sibel Edmund’un da dediği iddiaları onaylar halde :

Görsel

4. Soru

Bunları birer iddia olarak değil Rusya’nın Gülen cemaatini neden “CİA adına faaliyet yürüttüğü belirlendiği için yasakladı”ğını anlamanız ve vatan hainliğinin boyutunu kavramanız açısından veriyoruz. Ve soruyoruz :

Neden Rusya’nın “Türk milleti açısından önemli noktalarında değil de madeni ve nükleer enerji bakımından zengin yataklarının bulunduğu yerlerde okul açtınız?”

Görsel

Cemaat bunu cevaplayabilir mi?

Cevaplayamaz!

5. Soru

New York Tımes’ta Roger Cohen (Yahudi lobi yazarı) İsrail’in İran ikileminde isim vermeden Türkiye’nin denklemden çıkması gerektiğini belirtirken İnsider Dergisinde de bir yazı yayımlandı. Nisan 2013’teki yazıda “Türkiye Başbakan’ı Gülen cemaati ile savaşa girdi” deniliyordu. Tüm bu psikolojik temel atmanın arkasından ise yine İnsider’da şu başlıkla bir yazı çıkıyor : “Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği Pensilvanya kırsalında sessizce belirleniyor!”

Görsel

Cemaat bunu cevaplayabilir mi?

6.  Soru

Şimdiye kadar hainliklerinin çevresinde dolaştık. Devletlerin kararlarını belirttik. FBI ve CİA adına çalışan ABD’li Ululsal güvenlikçilerin açıklamalarını verdik.

Şimdi cemaate soruyoruz :

ABD’de hangi sunum sonrasında yapınızı  “yeni yapı”nızı belirlediniz?

Bu belirlemede M.Hakan Yavuz ve Dr. Helen Rose Ebaugh’un sizi yönlendirdiği konusunda ne diyebilirsiniz?

Görsel

Yukarıdaki resimde “legal alan modeline göre belirlenmiş olan Medya, Ekonomi ve Eğitim başlıklarının” gerçeklenmesi konusundaki çalışmalarınızın “neden ikincil ‘devrimci’ bir illegalite içerdiğini ve ‘hedef’in devlet olarak ele alındığını” nasıl açıklarsınız?

Açıklayabilir misiniz?

Yahudi aktivist ve araştırması Dr. Helen Rose Ebaugh’un “ingilizce hizmet sitelerinizde neden durmadan üç dinin birleştirilmesinden duyduğu memnuniyeti” ifade ettiğini açıklayabilir misiniz?

CİA Orta Asya ve Ortadoğu  eski şefi ve sonradan Sosyal masa direktörü olan George Fidas’la olan görüşmelerinizi Turkuaz Konseyi ve Rumi Forum gezileri ile maskeleme girişimlerinizi  “dağınık şekilde merkezi” olma düsturu ile düzenlerken hem Yahudi hem Papaz dediğiniz Yahudi lobisi adına araştırmalar yapan Deborah Richards’ı ve CİA ajanlarını defalarca İstanbul’a getirmenizi nasıl açıklarsınız?

Görsel

7.  Soru

Şimdi cemaat bize “ABD’de belirlenmiş şekilde ‘politik çevrelere ve kişilere aktardığı’ paralar” konusunda cevap versin! Kurban, Bağış, Abonelik, Dershane Ücreti ve tabi ki öğretmenlere gider göstermek için verip sonra zorla geri aldığınız  paraları kimlere akıtıyorsunuz?

Bu konuda da listenin bir bölümünü yayınlıyoruz.

Cemaat abileri “ABD Demokrat Senatörler Kampanyasına, Güçlü devlet kampanyalarına, Obama’ya ve Clinton ailesine neden para aktarır?” cevabınızı bekliyoruz!

İhanetiniz ne derecede?

İşte listenin bir bölümü!

Görsel

Listenin çeşitli eyaletlere dağılmış tam hali mevcut.

Sonuç :

Şirketlerinizin ve bağışçılar listesinde adı geçen “yöneticilerinizin” CİA için Orta Afrika’da ve Asya’da kah İsrail segmentli kah direk CİA aracılığı ile gerçekleştirdiği operasyonlar da biliniyor!

Cemaat son günlerde işte tüm bu teşkilatlarla ülkemize saldırıyor!

İhanet son noktada! Cemaat cevap verebilir mi?

Evet, çünkü utanmazların her zaman bir cevabı olur, kanmayın!

Neden İç işlerine bağlı ÖYM yetkisi ile dinleme yapan merkezin kayıtlarında ETÖ soruşturması sırasında cemaat elemanlarından Mehmet U.’nun  alelacele yurtdışına gönderildiğini kim söyleyebilir?

Bu şakirt neyle karşılaşmıştı da “uzaklaştırıldı”?

Dinlenenler arasında kim vardı ve bu şakirde ağır geldi?

Polar network dediğiniz gölge ve derin abilerin farkına varan ama neden sonra bir anda intihar eden yazılım mühendisi konusunda neler diyeceksiniz?

Montajla uğraşadurun apaçık çöküşünüz geliyor!

 

Halkbankası Operasyonu ya da “Beyt’ül Mal’a İsrail ( ve Gülen Company ) Taaruzu

Giriş :

Gündem hızla savruluyor.

Bu bir tesadüf değil. Zaten inancı olan kişi tesadüf mantığına inanmaz. 

Ancak son günlerde “yoğunlaştırılmış kapalı devre istihbarat savaşları” ile hükümet yıpratılmaya çalışılırken bazı şeyler “tam da zamanında” gerçekleşiyor.

Yine söylüyoruz. Bunlar tesadüf değil. 

Tüm bu olup bitenler postu modern kızıl tilkilerin yahut koyun postundaki çakalların dizaynı.

Ancak bunlar “uzun vade takvimlerde işaretlenmiş” işler de değil. 

Neden mi?

Toplam paydada, dünya paydasında – ve enerji tabanlı istihbarat/iktidar savaşları paydasında – durumu ele alalım.

1. Post

Uzun süredir Mısır ve İsrail ikilisinin Gazze’yi fiziki ve psikolojik ablukaya aldığı herkesçe aşikar. Çeşitli yardım kampanyaları düzenlense de Gazze’de asal sorun elektrik. Yani enerji. 

Bu sorunun çözülmesi için birkaç gün önce Ortadoğu’nun iki aykırı ülkesinden biri olan Katar 10 milyon $ tutarında enerji birinci paketini finanse ettiğini açıkladı Gazze için. Haber bizim medyamızda çok dillendirilmedi. Çünkü Gazze konusunda Türkiye’nin yalnız olduğu hissi “işleniyordu”! 

Bu finansman ile Gazze yaklaşık 4 ay elektrik sağlayabilecekti. 

Gazze’de elektrik akaryakıt istasyonlarında termik şekilde elde ediliyor.

Katar finansmanı çıkarıyor ve Gazze’ye akaryakıt taşıyacağını da açıklıyor. 

İsrail ve company rahatsız!

2. Post

Tüm bunlar gerçekleşirken “eşikte” Tıme Of Israel Ali Babacan’ın “İsrail ile ilişkiler Mavi Marmara öncesine dönebilir” dediğini iddia ediyor.

Bu iddia ile aynı zamanda Zaman gazetesinin uzun zamandır sadece “nakleden” Brüksel bürosu Ak Parti’yi Kemalist bir dikta ile suçlarken Ali Babacan’ı övüyor. 

Bunlara mukabil Türk şirketlerinin ihracat kapasitesi ve iş yapma kapasitesi tavan yapıyor. OECD ve AB’de büyüme rakamlarında Türkiye AB birincisi oluyor. İşsizlik manipülasyonu ile yaz içinde “işsizlik Eylül’de % 20’yi bulur” diyenlerin “sıcak sonbahar”ının tersine Kasım – Aralık rakamlarında işsizlik % 9.9’da.

Afganistan ve Irak’ın yeniden yapılandırılması için açılan ihalelerde büyük ataklarda bulunan Türkiye ve Türk şirketleri Ortadoğu ve ön Asya çapında en büyük paya sahip oluyor.

Türkiye Rusya ile SWAP anlaşması yaparak hem AB hem ABD’yi iki ülke arasında giderek gelişen ticari ilişkilerde dışarda bırakıyor.

Bunun sonucunda Rusya temel ve en önemli geleneksel politikası gereği temayüllerini yumuşatıyor. Türkiye Rusya’da ticari güçten kaynaklanan bir etki gücüne sahip oluyor.

Özellikle inşaat sektöründe dünya devi haline gelen Türkiye az gelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki dengesizlikte bir denge rolü oynuyor.

3 .Post

Dünya ticari ölçeğinde yapılan dış satış ve/veya ihale sistemlerinde “teminat” ve “likidite” konusunda 1999 yılında 105. sırada olan Halkbankası 2012’de dünyada ikinci sıraya geliyor.

Toplam yekünlerin transferi, ihale bedellerinin değerlendirilmesi – yatırım ve yatırım sonrası değerlendirilmesi – , uluslararası ağ gelişimi, uluslararası mali genişliği – yüzeysel mali genişlikten ya da işlem sayısı biçiminde matematiklenmiş kümesel bir genişlikten bahsetmiyoruz, birebir mali sistemlere etkisi ve berlileyiciliği bu -, yıllık ilk yarı toplam karları ile birkaç Ortadoğu ülkesini satın alabilecek seviyeye geçişi, toplam ölçekte yapılan ambargoya rağmen İran ile olan işlem hacminde en yakın toplama % 41fark ve İran’a altın ihracatı yapması, İran’dan alınan doğalgazın teminatçısı olması, Gazze’ye Bahreyn üzerinden likit yardımların aktarılması, Gazze’de iş yapan şirketlere de normal akredifi uygulaması..

Bunlar dikkatle incelenmesi gereken durumlardır. 

Türkiye ekonomisinin giderek yaptırım gücüne sahip olma gücüdür bunlar. 

Peki neden bugün opere edildi Halkbank?

Alınan kişiler suçlu mu değil mi?

Suça karar verecek değiliz ancak…

4. Post

Suça karar verecek değiliz ancak Halkbank soruşturmasını “tesadüfen” tam da bu aralıkta, hükümet ile company gerilimi sırasında gerçekleştiren savcının “operasyonda yer alacak polisleri Türkiye’nin çeşitli yerlerinden ve çeşitli departmanlarından ‘kendine göre'” seçmesi alışıldık bir durum değil.

Mali bir soruşturma için Sivas’tan cinayet departmanı polis çağırmanın peşine düşmek gerek.

Neden böylesine bir “tercih” söz konusu.

Halkbank’ta iddia edildiği gibi bir yolsuzluk varsa neden istihbarattan mali görevliler istenmedi. 

Gizlilik olacaksa bu şekilde sağlanır. Company’nin memurları ile değil.

Burada tekrar söylüyoruz, yolsuzluk araştırılmalıdır. Ancak bu zamanlama, seçilen kurum ve “savcı ve ekibi” ve gökten zembille bir anda inen bir soruşturma. 

Burada yolsuzluk bahanesi ile “bir taşla dört kuş vurma” hamlesi var.

5. Post

Klasik teoriler ve yukarıda sıralanmış verilerden elde edilecek bütünlük şöyle bir devre kurar : gerilim sırasında ve yargı ellerinde iken tam da İsrailin rahatsız olduğu noktadan hem hükümeti yıpratmayı hem de İsraili rahatlatmayı hedefliyorlar. Bir taş ile iki kuş!

Peki üçüncü kuş nerede?

Halkbankası bu ülkedeki teminat bankalarından en büyüğüdür ve son yıllarda bir dış ihale alacak ya da çaplı bir ihracaat yapacaksanız Halkbankasına uğramak durumundasınız. Yukarıda da belirttiğimiz gibi altın ve inşaat sektöründe Halkbankası önemli bir yere sahip. Kaçak latın piyasasının oluşması önünde engel olan Halkbankası Türk inşaat sektörünün de en önemli destekçisiBu ister company’nin elemanı olun, ister başka bir yerin yahut hiçkimsenin böyledir.

İşte tam da burada üçüncü kuş var.

Company hem hükümeti yıpratma çalışması hem İsrail ve Neo-conları rahatlatma çalışması yaparken bir yandan da Halkbankasındaki geniş “ticari bilgi potansiyeline, bağlantı aralıklarına” ulaşmayı ve böylece “büyüme” tandansının önüne “ileride çekilecek setler için bilgi toplamayı” gerçekleştiriyor. 

Peki dördüncü kuş?

Şimdilik bizde dursun. 

SON :

Son yıllarda gelişen ve büyüyen ya da büyüme öngörüleri sağlam olan birkaç İslam ülkesinin ekonomik faaliyetleri çeşitli “darbelerle veya müdahalelerle” durdurulmaya çalışıldı. Ancak kimi başarılı oldu kimi olmadı. Mısır en büyük başarısı oldu Gülen company’nin efendilerinin. Katar ve Türkiye ise durdurulması zor ülkelerdi. Graham Fuller’ın Katar’da büro açmasının nedenlerinden biri de bu olsa gerek.

Bu büyüme ve “geri bıraktırma” savaşlarının tabanı son yıllarda (4-5 senelik dilimde) enerji ve mali savaşlara dayalı istihbarat operasyonlarına dönüştü. Ayna, kanon ve kapalı devre biçimlerde yürütülen savaşta Neoconların ve İsrail’in Türkiye üzerindeki en etkili silahı olan Gülen Company beklenmedik şekilde açığa düşünce acil senaryolar ve atılımlar “geçmişteki endişelere bağlı” olarak gündeme geldi.

Hatırlarsanız ABD vekilleri Halkbank’tan rahatsız olmuşlar ve “yaptırım” uygulanmasını istemişlerdi. Bu o zaman için bir istek olarak Gülen company’nin efendilerinin endişelerini betimliyordu.

Son dönemde ise İsrail ve Gazze, İsrail ve İran, İsrail ve Azerbaycan segmentlerindeki gelişimler Türkiye’de içerdeki gelişimlerle ters paralel bir hal aldı. İsrail ve eneri yolları endişesi taşıyan ABD için Halkbankası minvalinde Ak Parti’yi sıkıştırmak için en elverişli zaman tam da bu zamandı.

Bu yazı ve buna benzer yazılar için doneler olmasına rağmen beklenmedik bir “kaos” küpü yanal olarak dağılmaya başladı. Bu yazı da bu nedenle acil olarak kaleme alındı.

Bu yazı gerçek Müslümanlara ve ülkesini seven herkese Gülen company – Chp company – ABD – İsrail hattına karşı durmayı öneriyor.

Çünkü bunlar kuzu postundaki çakallardır. Sizi yaşatmazlar.

Unutmayın çakallar leş yiyicidir!

Ve çakalların yuvası “polar network”tür!

Bu açılımı da ilerleyen günlerde sizinle paylaşacağız.

 

What is company? – ABD’deki “derin” cemaat mi, ABD’nin “derin” cemaati mi?

                                                         What is company?

                          ABD’deki “derin” cemaat mi, ABD’nin “derin” cemaati mi?

GİRİŞ :

 

Maalesef belirli bir zaman dilimini işgal etmiş kitlesel/kütlesel her türden hareket zamanımızda tarihsel bir aktör gibi ele alınıyor. Reaksiyonel bile olsa ve aslında çok küçük bir paya işaret etse de bu algı hayatımızın kitle iletişim araçları ile ne kadar küçüldüğünün bir göstergesi. Bu göstergede de, görüngüsel ve anlamsal olarak gözden kaçan önemli unsurlardan biri – bir önceki cümlede geçen – “pay” sözcüğüdür. 

Bir hareketin tarihsel bir etki içermesi onun paydasal olması anlamına gelir. Yani herhangi bir bütünün kendinden eksik parçaları ile bütün olması. 

Bu kesin bir metafizik (ayetlerin total tutarlılıkları ve tekilin total olanla birebir tutarlılığı) ilke olduğu gibi kesin bir maddi ( beden, içinde birbirinden eksik ve farklı organlar ile bütündür,tutarlıdır) ilkedir. 

Bu bakımdan bu yazı/çalışmada ele alınacak olan genelde Gülen Hareketi diye anılan “müphem yapının” tarihsel bir aktör olmadığı, bütün ile (inançsal bütün – toplumsal bütün – ahlaki bütün – Milli bütün ile) kapsayıcı bir ilişkiye girmediği en baştan kabul edilmiştir. 

Eğer ki kabul edilmemiş olsa idi, zaten bu yazı meydana gelmezdi. 

Minval olarak Gülen hareketi denilen hastalığın (bütüne ilişkin maddi örnekten hareketle siroz belirtileri taşıyan karaciğerin kalbe ve beyne egemen olma histerisinden kaynaklı hastalığın) ilk başta belirttiğimiz üzere sadece “zamanı işgal etme” durumu kabul edilip kendinden menkul tarihsel figür oluşu reddedilmiştir.

Gülen hareketi ancak bir figüran olabilir. 

Figüran olarak da zamanında çok beğenilmiş ama artık adı unutulmuş eski bir filmdeki yardımcı rollerden biri kadar. 

Çünkü film bitti. 

Işıkları yakıyoruz.

 

 

1. Bab 

 

Işıklar nasıl yanacak?

Aslında son birkaç yıllık pratikte toplumsal gelişimin iletkenliği bize bazı parlamalar görmüştük. Bu parlamalar son iki aylık süreçte Gülen hareketinin ameliyat masasına etraflıca ve korkusuzca yatırılması ile daha net hale geldi. 

Artık kimse “hastanın masada kalmasından korkmuyordu” çünkü.

 Yine de arada kalan bazı “kült-ahlakçı”lar ve “sürekli-barış”çılar perdeleri “eski oyuna geri dönmek üzere” çekmeye çalışıyordu. 

Dikkatler dersane,MGK kararları manipülasyonu ve yan konularda yoğunlaşmıştı. Daha önce olduğu gibi. Her şey analojik; devir daim eden kapalı bir devrede anahtarın yerinin değiştirilmesinden ibaretmiş gibi döngüsel bir şekilde kitleleri bir alana odaklamıştı. 

Bir önceki ve birkaç önceki döngülerde olduğu gibi.

Herkes bir alana bakarken arka bahçede “dostlar alışverişte” idi. Ama bu kez görünmek istemiyorlardı.

Kim bu “dostlar”? Ya da “Truva atının marangozu kim?”

 

 

2. Bab

 

Geçtiğimiz günlerde haber merkezleri ve gazetelerin internet sitelerinden bir haber geçti. Küçük, manşete yanaştırılmamış, “rutin” bir haber. 

Habere göre ABD’de Gülen’e yakın okullara FBI baskın yapmıştı. 

Haber Türkiye’de Gülen hareketi hararetle tartışılırken hiç de “patlamamıştı”. Oysa Türkiye ana akım medyasının/timsahının tam da ağzına göreydi. 

Usulca kayıp giden bu haber fokuslanmış kitlelerin de dikkatini çekmemişti. ABD’deki olaydan zaten bize neydi. 

Birkaç gazeteci şöyle bir tozunu almış, kah cemaat karşıtı olanlardan alkışı almış kah cemaatçilerden küfrü yemiş; ama iki durumda da cilasını atmıştı. 

Peki bu haberi buraya taşıyan, cemaate company dedirten başlığı attıran; onu ABD’nin “elemanı” yapan neydi? 

Bu haber ve bu haberden önceki kapalı devre işleyişi!

Nasıl mı?

Gülen okullarına ilk baskın değildi bu. 2007’de ve 2011’de de Gülen okulları aynı türden baskınları yaşadı. 

Duymamanız normal zira FBI soruşturmaların bilgi paylaşımına kapalı olduğunu belirtti her defasında. ABD’nin ünlü evanjelik-fanatikleri bile tek kalem oynatmadı ‘işte görün bakın’ naraları atmadı. 

Birkaç bölgesel gazete ve gazeteci olayların üzerine gitse de FBI her zaman aynı cevabı verdi : Gizlilik.

Oysa ABD’de mali soruşturmalarda “kamu güvenliği” şerhi yoksa FBI bilgi paylaşımını yapıyor.

 Yalan da olsa bir bilgi veriyor-du. Ancak bu “alışveriş”lerin hiçbirinde ilk nedenden yani baskının neden yapıldığından başka tek bir satır bilgi paylaşmadı FBI. 

Bunda garip ne mi var?

ABD’de avukatların bilgiye ulaşma hakları konusunda az çok haberdar olan biri bir avukatın bile bu soruşturma bilgileri gizlidir cevabını aldığını duyunca bu işte bir “FBI yeniği” var der. 

 

3. Bab

 

Geçtiğimiz günlerdeki baskını haber yapan gazetelere yaptığımız bilgi-belge paylaşma talebini oldukça nazik karşılamalarına rağmen kendilerinin de FBI’dan bilgi-belge alamadıklarını sadece baskının nedenini öğrenebildikleri cevabını aldık.  

Normal olup olmadığını sorduk, hiç normal değil ama Gülen okulları ile FBI arasındaki bu karşılıklı kapalılığına alıştıklarını belirttiler. 

Daha önce de oldu!

2007 yılında Gülen’in beraat etti. FBI okulları bastı. Belgeler alındı. Gizlilik ilkesi yürütüldü.

2011 yılında da Gülen okullarına soruşturma açılıyor. Arkasından da 7 Şubat geliyor 2012’nin hemen başında.

Dersane bahanesi ile “kaşınan seçim süreci” cemaatle hükümet-toplum arasında hızla tartışılırken bu kez beklenmedik şekilde açılmak zorunda bırakılan kartlar nedeniyle Gülen okulları FBI tarafından temizleniyor.

Bunun imkansız olacağı görüşü elbette aşikar ama daha bitmiş değil anlatacaklarımız. 

Anlattıkça “temizliğin” zamansız oluşundan kaynaklanan “kirliliği” de göreceksiniz.

 

4. Bab

 

FBI baskın yapmasına yapıyor ama bu arada ABD’deki Gülen vakıflarının FBI ile olan ilişkileri güllük gülistanlık şekilde devam ediyor. Hatta FBI Eğitim ve Çalışma bölge şefi Micheal Welch’e ödül bile veriliyor Gülen vakfı tarafından. Ödül verilen kişi Gülen operasyonlarında da yer alan bir FBI sorumlusu. Ödül 2009 yılında company’nin Niagara vakfı yemeğinde veriliyor Welch’e. Welch bundan sonra FBI merkezde önemli bir göreve getiriliyor. “Oyun” yönetmeni oluyor Welch. Gülen company ile olan ilişkisi ise hiç kopmuyor. 

Bu ilişkide Gülen company direk olarak okulları üzerinden bir “organik ilişki” kurmuyor. İlişki ağını yaymak kuralına uygun davranıyor ve bir “diyalog” vakfı olan Niagara vakfı ile kuruyor ilişkiyi. 

İlişki sadece Welch ile sınırlı kalmıyor. Dan Burton ve Richard Lugar gibi eğitim ve çalışma masası ajanları ile sıkı ilişkiler kuruluyor. 

Tüm bunlar olurken 2011 kışı – 2012’den hemen önce yani – bir baskın daha alıyor Gülen company okulları ve yakın okullar. Ama gidiş yolu ve sonuç aynı. 

Yani gizlilik ve bilgi paylaşımının olmaması. 

Birkaç yerel televizyon görüntüsü sayesinde Gülen company okullarından el arabalarınca dökümanın FBI araçlarına yüklenişi görüyoruz. FBI açıklamayı resmi olmayan kanallardan yaparak emlakta sahtecilik, vergide usülsüzlük, çalışma koşullarında usülsüzlük, çıkar amaçlı grup oluşturma olarak belirtiyor. Daha sonra ise ses yok. Geçtğimiz günlerde de olan şey aynı. 

Biraz düşündükten sonra Gülen company’nin geçmişte Wikileaks belgelerinde geçen CIA işbirliği bu konuda aydınlatıcı oluyor.

Company genel manager F.Gülen’in ABD’de ikametine referans olan CIA İstasyon Eski şefi George Fidas.

Yine CIA Orta Asya ve Kafkasya Operasyon Eski şefi Robert Baer kendisinin şeflik döneminde Orta Asya’da ABD kökenli hiçbir CIA ajanının çalışmadığını belirtiyor. 

Baer döneminde Gülen company Orta Asya Türki Cumhuriyetlerinde hızla okullar açıyordu. Bunun bir tesadüf olmadığı açık olsa bile destekleyici bir nokta olarak Fidas’ın daha sonraki konumu bize açıklayıcı bir yol çiziyor. 

Fidas ve CIA manager Gülen için ikamete referans olduklarını yalanlamazken aynı süreç içinde Fidas CIA’de – Welch’in FBI’da ettiği gibi – terfi ediyor ve Anazli ve Üretim için Merkez İstihbarat Müdür Yardımcısı Sosyal Direktörü oluyor. 

 

5. Bab

 

Bilindiği üzere CIA geçtiğimiz senelerde 9/11’den kaynaklı  “iç operasyon yetkisi”ni FBI’a devretmişti. Artık ülke içinde çevre-çeper veya uzak operasyonların “yansıma operasyonları”nı yürütemeyecekti. 9/11 psikolojisinden kendi anakarasını sıyırmak düşüncesi ile yapılan bu yasal düzenleme ile iç operasyonlarda FBI kullanılır oldu. 

CIA için Orta Asya’da ve Afrika’nın özellikle okyanus kıyısı ve Orta kesiminde “okul” paravanı ile etkin şekilde çalışan company’nin son dönemde beklenmedik bir “karşılık” alması FBI’ın ülke içindeki ağını “temize çekmesi”ni gerektiriyordu. 

Olası tüm genel “iyimser” teorilerin ABD’nin yasal kurumlarının kendi yasalarını hiçe sayması ile yıkıldığı bu ortamda company dediğimiz Gülen Hareketinin aslında Müslüman toplum içine sokulmuş bir Truva Atı olduğu da ortaya çıkıyor.

Diğer yandan da Wikileaks belgelerinde ABD başkonsolosu ve vekilinin manager Gülen’den bahsettikleri “özel, gizli, kişiye özel” başlıklı telgraflarda manager Gülen için aracı olanlardan biri olarak Graham Fuller adı geçiyor. 

Kimdir Graham Fuller?

CIA Orta Asya İstasyon Eski şefidir. 

Washington Post’ta manager Gülen’i öve öve bitirememiş bir CIA şefidir.

Peki iç operasyonlardaki bilgi kapalılığının üzerine company ve manager Gülen’in CIA’nın teşvikli bir kolu olduğunu anlatmak için “bavul” mu bekleyeceğiz, hayır.

 

6. Bab

 

Gülen company’nin ABD’deki büyümesi enteresan şekilde hızlı iken akıllara manager Gülen’in ABD’de ikamet almasının neden uzun sürdüğü sorusu gelebilir. Bu ikili bir ayağa sahip durumu önce ABD içinde “beklenmedik” şekilde “hızla” büyüyen company’nin “sektörü” ele alışı şeklinde yorumlamak gerekmektedir. 

ABD’deki charter okul sistemi geçtiğimiz ay içinde Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın önerdiği sistemle neredeyse birebir aynıdır. Charter sistemde özel bir girişim olarak açılacak olan okul öğrencilerinin “masrafları” devletin elde ettiği gelirlerden ödenir. Bu sistem “kiralama” sistemi olarak da adlandırılır. Gülen company bu sistemde ABD’nin en büyük ağlarından birine sahiptir : 155 okul ile. 

Bu 155 okul ile 27 milyar $ hacme sahip ABD charter sisteminde Gülen company net bir ağırlığa sahiptir. Taraflı ABD’li araştırmacılarca sektörün % 45’i tarafsızlarca %35-40 kadarı Gülen company’nin elindedir. 

Ne var ki iki taraf da gelenek sahibi onca eğitim şirketine pek çok yerde charter izni çıkmazken Gülen company’nin izinleri ve teşvikleri peş peşe almasını anlamdıramadıklarını belirtiyor.

Peki Gülen company nasıl böylesi bir hızla büyüdü ABD’de?

Siz de CIA şeflerinden bir referans listesine sahip olur ve FBI masa şeflerine ödül verir ve bunlardan önce Orta Asya ve Ortadoğu operasyonlarında paravan olursanız size de izin verebilirler! Bunların verilerini yukarıda sıralamıştık.

 

7. Bab

 

İnanç Babı.  

Gülen company’nin sadece siyasal olarak ABD’nin cemaati durumunda olduğunu düşünmek onun – geçtiğimiz günlerde yayımlanan nağmede manager Gülen artık kendileri içinde “her türden” insan olduğunu kabul etmiş olsa da – dini bir cemaatmiş gibi görünme algısından kaynaklanan gücünün arka planını anlamamak olur.

Yukarıda bahsettiğimiz “istihbarat ilişkileri içinde”Gülen company sadece İslama karşı İslam’ın önemli bir argümanı oldu hristiyan dünyası adına. Amerikan projesi olan Taliban’a karşı yine – lokal – bir Amerikan projesi haline geldiler.

Bunun en büyük destekçilerinden biri de CIA bölge eski şefi Graham Fuller oldu. 

RAND adındaki şirket-vakıf ile dinler arası diyalog çalışmalarını hem ABD hem de Papalık merkezli eşgüdümde yürüten Graham Fuller Gülen company’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki örgütlenmelerinde etkin rol aldı. Washington Post’ta Gülen’i “okumuş ve diğer cahil müslümanlardan ayrı” biri olarak övdü. Papalık görüşmelerinden sonra ABD Başkonsolosunun manager Gülen için “müttefik” olarak yaptığı girişimlerde perde arkasında durdu. Research And Development yani RAND denilen CIA ve Pentagona askeri strateji danışmanlığı yapan şirkette çalışırken Cezayir kökten dinci laboratuvarı yönetti. İlk defa bu sırada Ilımlı İslam cemaati kurulmasına ön ayak oldu. Başarısız olunca Amerika’ya döndü ve yeni kurmak yerine dönüştürmenin daha doğru olacağına karar verildi. RAND ılımlı islam/diyalogçu Müslümanlar cemaatleri kurulması yerine mevcutların dönüştürülmesi kararı verildi. Karar 1997 Aralık ayında verildi. Şubat 1998  Fethullah Gülen Paya diyalog mektubu yazdı. Daha sonraki Mart ve Nisan aylarında dünyanın farklı ülkelerinde 4 cemaatten daha aynı minvalde mektuplar vatikana ulaştı. Mektupların iskeletini Graham Fuller belirledi.

 

Bir mülakatta Fuller, kendisinin manager Gülen için bir referans durumu olmadığını ancak halefi George Fidas’ın bu konuda girişimlerde bulunmuş olabileceğini söyledi. Böylece bu soruya cevap verme işi CIA’ye kalmış oldu. CIA bu iddiaları hiçbir zaman yalanlamadı.

Bu sürecin içinde bir süreç olarak Papa ile görüşen manager Gülen kendi imali gibi göstermeye çalıştığı bir diyalogtan bahsetti. Ama bu manager Gülen’in değil ABD ve Papalığın ucu ikinci dünya savaşı ertesinde yeniden şekillenen İslam dünyasına kadar uzanan projesi idi.

Proje esas köklerinden sıyrılmış bir İslam amacını güdüyor, İslam’ı hristiyan dünyasına yedeklenmiş bir alt kültür modeli haline getirmeyi planlıyordu. 

Gülen company’nin hizmetlerinden memnundular ve onu devreye soktular. Bu hem proje stratejisi hem de Türkiye egemen vesayetçilerinin sekülerizm takıntısı açısından “olumlu” bir hamle idi. 

Öyle de oldu.

28 Şubat gerçek müslümanları ezip geçmeye çalışırken gazetelere baskınlar yapılırken bir “medya aygıtı olarak” company’nin gazetelerinde atılan “takiyye başlıkları” için cunta kılını kıpırdatmadı. Ne de olsa içtihad makamı olarak tanımlanmışlardı.

Gülen company manager Gülen’in M.Kemal’e düzdüğü övgülerle MGK’yı içtihad makamı ilanı etmesi ile Türkiye’li müslümanlardan aldığı tepkileri sindirmeye de çalıştı.

Papa’ya yazılan mektup eleştirileri önce Saidi Nursi de yazdı şeklinde savunuldu. Ama iki mektubun içerikleri açığa çıkınca bu savunma daha abes ve saçma bir kıyasla Peygamber Efendimiz S.A.V de yazdı şekline büründü. Tamamen bir saçmalık olarak bu savunmaların ikisi de çöktü. Zira Saidi Nursi’nin mektubunda “küfre karşı bir ittifaktan” bahsediyor. Dinlerin “birleşmesi” adına bir tek eğilim yahut söz yok. Manager Gülen’in mektubunda ise manager Gülen “Papa’ya hizmetlerini sunuyor” ve diyalog diyor. İkinci hat olan Peygamber Efendimiz S.A.V de yazdı savunması zaten tek bir soru ile yıkılıyor : Manager Gülen’in mektubunda “tebliğ” nerede?

Gülen company’nin İslama karşı İslam atağı bunlarla sınırlı kalmıyordu. Başörtüsü konusunda furuat sözcüğünü kullanan manager Gülen mezhep imamları ve Ashabı Kerim ve Resullullah S.A.V’den gelen pratik süreci reddediyordu. Fıkhi bir mesele olarak füru’nun imana mukabil olmasa da farz olduğunu belirten tüm temel kaideleri inkar ediyordu. Kendi sitesinde bu konuda füruat sözcüğünü kullanmadan “teferruata takılmamak lazım, cami içinde şekilsel ayrılıklar oluşturmamak lazım” diyebiliyordu manager Gülen.

Tüm bunlar olurken “company’nin reklamları ile kandırılmış taban/çalışanların da haberdar” olmadığı bir rezalet Brüksel Sean Jean Baptista Kilisesin’de vuku bulmuştu. Diyalog girişimi çerçevesinde düzenlene bir gecede – gece neden tapınakçılarla ilintili bir kilisede gerçekleşir o da bilinmez – okunan ezanda Eşhedü Enne Muhammeden Resullullah bölümü ezandan çıkarılarak okundu! Company bu rezaleti yorgunluktan oldu diye savunup ardından orada salatü selamlar da okuduk diyerek savundu. Ancak ortalama bir hristiyanın salatu selamın nameli okunuşunda bir mistik ilahi formu nedeniyle tepki vermeyeceğini de bilen onlardı. Ama ezanda okunmadı, çünkü tepki almak istenmedi. 

Buna mukabil gelişen bir diğer konuda da Gülen company yine manager Gülen aracılığı ile kelime-i tevhidin yeterli olduğunu söyledi. Cennet bileti dağıtıyorlardı, ortaçağ Papalığının endülüjansı gibi!

İslam’ın ve imanın şartlarından olan Kelime-i Şahadet’i içinde Peygamber Efendimiz S.A.V olduğu için çıkarıyorlar ve üzerine de diğer dinlerle amentüde birliğimiz var diyorlardı. 

Tüm bunlar İslama karşı İslam projesi kapsamında İslamı gerçek temellerinden ayırmak için geliştirilen ve daha önce de uygulanmış bir pratiğin yansımaları idi. 

Gülen company’den önce de Papalık bu projeyi işlerliğe koymuştu ve Ekber Şah o zaman ki manager idi. İmam-ı Rabbani hazretlerinin ortaya çıkışı ile dağılan ve biten Ekber Şah halkası da Gülen company ile aynı şeyleri söylüyor fakat daha net bir halde arka planı da direk açık ediyordu. 

Gülen company ‘nin manager Gülen aracılığı ile “dinleri birleştireceğiz” açıklamalarını internetten bulabilirsiniz. Bu açıklamalar da company tarafından “çiçek çocuk ahlakı” ile reddedilmiş olsa da “akıl hocaları” olan Fuller’ın “kimseyle sorunu olmayan müslüman” tanımına delil olarak Gülen company’i göstermesi bize çok şey anlatıyor. 

Yine Graham Fuller’ın inanç konusunda company ve manager Gülen’i ABD’deki diyalog vakıfları olan Niagara vakfı üzerinden şekillendirdiğini görüyoruz. Vancouer’da bir mülakata konuşan Fuller Gülen company’nin ABD  ve İsrail karşıtı gibi görünmek bile istemediğini, kesin müttefikleri olduğunu söylüyor. 

Yahudi asıllı bir Ortadoğu eski şefi ile Gülen company flörtü artık bir Papalık rüyasında aşka dönüyor!

Tüm bunların nasıl olur da gerçeklenebilir olduğuna ilişkin nüveleri yukarıda verdik. Aşağıda da internet üzerinden ulaşılabilecek linkler mevcut. 

Tüm bunları tararken ortaya çıkan İslama Karşı İslam projesinin ilk etabının mimarı olan Graham Fuller’ın “ılımlı İslam” sözcüğünü ilk kullanan kişi olduğunu da hatırlatalım. 

 

8. Bab

 

Valkury Babı.

Diğer yandan bahsettiğimiz gibi Gülen company ile CIA-Fuller-Fidas ilişkisinin salt siyasal olmadığını İslamı hristiyan dünyasına önce yedekleme sonra da hristiyanlaştırma politikasıyla eşgüdümlü ilerlediğini belirttik.

Bu eş güdüme de Fuller’ın ağzından 2012 yılının Nisan ayında verdiği mülakatta sarf ettiği sözler şahitlik ediyor. Fuller Ak Parti ile Cemaat/company arasında ilerleyen zamanlarda bir gerilim olabileceğini ve bu gerilimin “eğitim, yargı açılımları, istihbarat” gibi alanlarda tezahür edebileceğini belirtiyor. Diğer yandan da “ayar vermeye” devam eden Fuller Türkiye’de daha çok sol akımın olması gerektiğini savunuyor. Üzerine de enerji politikasında ABD’nin vesayetini reddederek K. Irak ile anlaşan Türkiye’de Kürt sorununu “kaşıyan” sözler sarfediyor. 

Hatırlarsanız company’nin ameliyat masasına yatırılışındaki ilk çıkışı “eğitim” konulu olmuş bunu hizmete bağlamış ancak maddi verilerle bu hizmet tandansını yitirmişti. Eğitim konu başlığını daha sonra “teröre bağlama” girişimleri olsa da PKK’nin ileri gelenleri altı ay öncesine kadar “bölgede örgütün önündeki en büyük engelin Nakşi tarikatlar” olduğunu söylemişti. Bu da tutmayınca company “her türden insan”ı kucaklayan anlayışı ile bir basın organına “servis edilen restructured belgeler” ile işi siyasi bir mecraya taşıdı. 

Company ve CIA bu adımları atarken tepkinin olacağını kestirdiler. Bunlara karşı Fidas’ın başındaki CIA direktörlüğü “sosyal” çalışmaları yapmıştı. Ancak tepkilerin boyutu tahminlerin üzerinde çıktı. CIA operasyonunun aracı olan Gülen company’in bu denli geniş bir formatta eleştirileceğini kestirememişti. 

Fuller’ın öngörüleri tedrici gibi görünmesi istenen süreçe yol yapmaktı ancak sürecin “taraflarından” CIA – company’nin hesapları tutmazken Türkiye içindeki kitlelerin iktidardan duydukları memnuniyet tamamen tedrici bir karşılık olarak beklenmedik aktörlerin işin içine girmesine neden oldu. 

Ortalık karşı taraf açısından karıştı.

Company’nin inancı kullanarak oluşturduğu “düşman” algısı bir anda terse döndü. Dönmek zorunda kaldı. Böylece taktik zorunluluk ile Türkiye içindeki siyasi cephede bir mevzi kaybettiler. Savunucuları olan yazarlardan biri istihbarat açısından “garson” tabiri ile anılırken diğeri ise kişisel hınçları ile Yahudi düşünce kuruluşlarına kalem oynatmış bir “dealer”dı.

Aynı süreçte yine CIA – company beklenileni yaptı ve Ak Partiye karşı muhalefet ile buluştu. Bu buluşma da FBI ajanlarına ödül veren, CIA masa şeflerine Türkiye gezileri ayarlayan Avrasya Turkuaz Konseyi muhalefete “rehberlik” yaptı. 

Yeri gelmişken ABD içinde etkin bir yere sahip olan Türk – Turkuaz konseyi ABD’nin Orta Asya ve Afrika politikalarında da etkin bir çalışma alanına sahiptir. Son yıllarda CIA Afrika merkezi olan Nijerya’nın hemen yanındaki Benin’de etkinlik gösteren ve güçlenen Türkiye’ye karşı Afrika’da Gana’nın ABD ile olan ilişkilerini düzenleme işi bu konsey tarafından yürütüldü. Zira Nijerya  ve Kenya CIA için stratejik operasyonlarda önemli merkezlerdi. Çevrelerinde giderek güçlenen İslami bir akımdan ziyade Gülen company ile kontrol altında tutulabilen bir “İslam” olması riskleri en aza indirgiyordu.  Bunu zorunlu kılan şartlardan biri de son iki yıldır Mali ve Fransa dengesinde süren Fransa’nın yeniden işgalci-etkin Afrika politikasına dönmesi yatıyordu. CIA ve İngiliz istihabaratları açısından ikinci dünya savaşından beri aktörleri azalmış bir Afrika dengesi artık yoktu. Bu Hint okyanusu kıyı şeridinden başlayarak yeniden yapılanma ve paylaşımı söz konusu enerji hatlarının egemenliği savaşında Afrika alternatifinin de riske girmesi demekti. 

Bu riskler dünkü riskler değildi. Gülen company bu riskler çerçevesinde Afrika’da zaten konuşlanmıştı ama etkinlikleri daha belirgin hale geldi. 

İşte tüm bu cadı kazanı içinde “kepçecilik” yapan vakıf muhalefeti ağırladı ve CIA adına rehberlik yaptı. 

Tüm bunlar bir bütün olarak company’nin gerçek yüzünü anlatıyor.

 

 

SON

 

Afganistan 1975’lerde neredeyse doğu standında en laik devletti. Ta ki sovyetlerin açıktan tehditlerine karşı ABD’nin eli ile Pakistan üzerinden bir “yeşil hat” örgütlenene kadar. Bilindiği üzere Taliban 1994’e kadar Pakistan destekli bir hareketti. Bu destek de dolaylı olarak ABD’den geliyordu. ABD şu riski almıştı : Pakistan üzerinden desteklenecek olan Taliban hareketi sadece Afganistan’da bir değişime neden olmayacak, aynı anda bölgede özellikle Pakistan siyasasında da taşları yerinden oynatacaktı. Bu riskin daha düşük bir zararla savuşturulması gerekiyordu. 

Bunun için domino etkisini mas edecek bir havuzun gerekliliği vardı. 

Bu havuz için de Türkiye’de her darbe yapanın elini öpen bir Gülen company biçilmiş kaftandı.

 Fakat tek bir farkla. Gülen bir iktidar öznesi olmayacaktı. 

Eğer Afganistan, Pakistan ve hali hazırda İran üzerinden Ortadoğuda da Irak ve diğer ülkelerde görülecek bir İslami domino etkisi olursa Türkiye’de yeniden şekillendirilmiş Gülen company ile mas edilebilecekti. 

Bu teorinin ayrıntıları buraya yazılamayacak kadar uzun olmasına rağmen genel çerçeve olarak Afganistan’daki iç karışıklıkların 1970’lerin sonunda başladığını, 1980’lere doğru Taliban pratiğinin spontan halden güdümlü hale geçtiğini biliyoruz. Türkiye’de de 12 Eylül darbesi ile ABD’nin bir düzenleme içine girdiği aşikar. 12 Eylül’den sonra her tür toplumsal hareket sindirilirken Gülen company’nin “en az hasarla” ve “büyüyerek” 1990’lara varmasını birleştirelim.  Gülen company’nin bu aradaki büyümesi için Gülen hareketi tarihine bakılabilir kısaca. 

1996 yılında Afganistan kontrolünü ele geçiren Taliban’ı mas edecek olan “anlayışın” 28 Şubat’ı içtihad makamı olarak görmesi fıkhi bir yanlış değil de kötü bir tesadüf olduğunu mu söylemeliyiz şimdi. 

Bahsettiğimiz istihabarat uygulaması kriminal bir uygulama değildir. Küpsel bir teori ve pratik içermektedir.

Türkiye’nin batı merakı ve çağdaşlığı laiklik ile mendireklemesi ama bunlara karşı halkın çok büyük çoğunluğunun hala dini olarak kendini bundan ayrı görmesi durumu manager Gülen gibi “reformist” bir yapının kitlesel ve “el öpmekten” kaynaklı siyasal bir etkisinin olması hem İslami domino etkisine karşı Türkiye’nin laik kısmını memnun edecek bir “görev”di hem de İslama karşı İslamın, Suudlardan sonraki önemli ayaklarından biriydi. 

ABD için neyse ki Gülen company’i etkin kullanmak zorunluluğu ortaya çıkmadı. 

1996 yılında Afganistan’ı ele geçirmiş, Kafkaslarda ve Türki Cumhuriyetlerde etkin hale gelmiş, Pakistan siyasi arenasında güç haline gelmiş bir Taliban’ın mas edilme pratiği daha başka bir şekil almıştı. 

Ama 28 Şubat’a amin diyen Gülen company’nin işi daha bitmemişti. 

Bugün de hala CIA’in “derin” cemaati olarak işleri tam bitmemiş anlaşılan. 

FBI’ın iç operasyon ile temizlik yapması bunu anlatıyor.

Ancak bir şey daha var ki CIA’in derin cemaati yada company’nin yönetici-sevkedici kadrosu tam olarak deşifre olmasa bile “fikri ve pratik olarak” açığa çıkmış durumda.

Cemaat/company’e destek veren kendilerini hizmet tabanı olarak tanımlayanların tüm bunları bir süzgeçten geçirmeleri, manager Gülen’in dini kaideler hakkındaki reformist yaklaşımlarını temel dini kitaplardan aslını öğrenerek eleştirmeleri ve eğer bir hizmet seçeceklerse ABD’nin Asya ve Afrika istasyon şeflerine paravan olan, bu paravanlara sadece kitap satışından yılda 9 milyon dolar aktaran “eğitim tüccarlığı dersane” hizmetini değil, milletin hizmetini seçmelerini öneririz.

Diğer yandan böylesine küresel bir “pay” olma halindeki company’nin yazının bu bölümüne kadar aklında tutup kendince açık bulmak olarak gördüğü “tüm bunlar doğruysa Gülen nasıl onca sene mukim hakkı için yeşil kart alamadı” sorusunu da kısa ve net şekilde cevaplayalım.

Manager Gülen’in ABD’ye gidişi kah hastalık kah derin devlet kah 28 Şubat tehditleri olarak lanse edildi. Nedenin aslı ne idi onu net olarak söylemek mümkün olmasa bile bunların hiçbirinin gerçek neden olmadığını söylemek mümkün. Zira manager Gülen tehdit üzere gitmiş olsa yani paravan bunun üzerine kurulmuş olsaydı “kanaat önderlerine sunulan özel sığınma hakkı”ndan faydalanabilirdi. Ama bu söz konusu bile olmadı. Bu yasal bir ibare olarak önümüzde olmasa da ABD’nin araçsallaştırma politikasında yer aldığını herkes biliyor. Hastalık nedeni ile gitmiş olması ise hiçbir tez antiteze ihtiyaç duymayan basit bir denklem. Burada doktor mu yok? Derin devlet ise kesinlikle manager Gülen konusunda yetkisiz. Bunu 12 Eylül’de de 28 Şubat’ta da ve sonrasında derin devletin yargılanmalarına girilirken beraat ettirilen idam davasında da gördük. 

Peki Gülen neden zorlandı onu söylemediniz diyenler ABD’de manager Gülen hakkında açılan soruşturmalara bakmalıdır. 25 milyar $ serveti olan biri neden yeşil kart istesin ki diye soran ABD merkez savcılık bürosunun sorusu önemlidir. ABD’nin operasyonel birimlerinin sonradan bu yargı soruşturmasını söndürmesi de enteresandır. Kaldı ki manager Gülen’in resmi-yasal yollardan yeşil kart alma mücadelesinin bir cover up süreci olduğu da açıktır. Yani madem CIA-FBI destek veriyor neden o kadar sürdü delili için müştekil edilmiş bir süreçten başka bir şey değildir. Ayrıca ikamet izni için “araya giren nufüzlu kişilerin” statüleri de bu durumda çok ilginçtir. 

Tüm bunlar gözönüne alındığında format büyütülerek ele alınan ve başkaları tarafından ölçeklendirilmemiş bir şekilde irdelenen Gülen hareketinin aslında ABD-CIA merkezli bir “company” olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Son bab’a valkry bab’ı dememizde kelimenin tam olarak şu anlamı ile ilişkilidir : Bir toplumun başka bir topluma, isteğini benimsetme amacıyla tüm olanakları ve güçleriyle yaptıkları düzenli saldırı..

Company manager Gülen olsa da General Manager Papa’lık ve ABD’dir.

İçimize sokulmuş bu Truva Atının marangozu da yine aynı odaklardır.

Bu yazı bir araştırma takımı ile teatiler yapılarak kaleme alınmıştır ve bu yazıda yöneltilen eleştiri-ithamların yegane muhatabı Gülen company’nin “ağaları ve ağabeyleri”dir. Gönlünü İslam hizmetine adayarak bu company’nin ağına takılmış hizmet insanları bunları dikkate almalıdır.

Dikkat etmelidirler!

 

 

Not 1 : Bu çalışma bir “Oyun teorisi” üzerine gerçek kaynaklar taranarak ve iletişimlerde bulunularak üç kişilik bir grubun araştırma ve teatisi ile ortaya çıkmıştır. Bahsedilen tüm isimler, olgular ve kaynaklar için aşağıda linki bulunan bağlantılardan faydalanılabilir. Link dışı kitaplardan direk alıntı yapılmamış. Yeşil Hat Projesi, CIA Tarihi, İstihbarat Teknikleri ve Kaos, Yeni Kaos Teorisi, Emperyalizm ve İstihbarat Savaşları,Enerji Savaşları, 20. Yy tarihi, İslam ve Mutasavvuflar, Ehli Sünnet İnancı, Temel Fıkıh, Ortadoğu Yakın Tarihi, İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası….. vb  gibi yayımlardan yararlanılmıştır.

 

 

Bağlantılı kaynaklar :

 

http://www.hurriyetdailynews.com/default.aspx?pageid=438&n=american-media-has-discovered-gulen-charity-schools-2011-03-21

http://www.wbrz.com/news/fbi-raid-another-scandal-for-charter-school-company/

http://my.firedoglake.com/dougmartin/tag/fethullah-gulen-turkey/ 

http://atlasshrugs2000.typepad.com/atlas_shrugs/2013/12/fbi-raids-another-gulen-charter-school-in-louisiana.html

http://www.frontpagemag.com/2012/arnold-ahlert/stealth-islamist-charter-schools-under-investigation/

http://www.fbi.gov/about-us/executives/welch

http://www.nola.com/education/baton-rouge/index.ssf/2013/12/kenilworth_charter_school_subj.html

http://www.boilingfrogspost.com/2013/04/27/bfp-breaking-news-boston-terror-cias-graham-fuller-nato-cia-operation-gladio-b-caucasus-central-asia/

http://www.hawaiifreepress.com/ArticlesMain/tabid/56/ID/4003/VIDEO-FBI-investigating-Gulen-Charter-Schools-parents-pulling-kids-out.aspx

http://www.washingtonpost.com/blogs/answer-sheet/post/largest-charter-network-in-us-schools-tied-to-turkey/2012/03/23/gIQAoaFzcS_blog.html

http://www.democraticunderground.com/10024178994

http://www.turkishnews.com/en/content/2013/06/29/turkish-intel-chief-exposes-cia-operations-via-islamic-group-in-central-asia/

http://www.voicesempower.com/fbi-raids-turkish-gulen-charter-school-in-la/

http://louisianavoice.com/

http://www.radikal.com.tr/turkiye/iste_wikileaks_belgelerindeki_fethullah_gulen-1043218

http://voices.washingtonpost.com/spy-talk/2011/01/islamic_group_is_cia_front_ex-.html

http://www.city-journal.org/2012/22_4_fethullah-gulen.html

http://www.progressivepress.net/the-tale-of-uncle-tsarnaev-cia-chief-graham-fuller-and-a-turkish-islamist-who-lives-in-usa/

http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12006214/

http://gizlibelge.wordpress.com/tag/graham-fuller/

http://www.habername.com/haber-fethullah-gulen-afganistan-almanya-arap-bagdat-cin-diyarbakir-dunya-graham-fulle-73019.htm

http://en.wikipedia.org/wiki/Charter_schools_in_the_United_States

http://www.haber7.com/guncel/haber/989661-said-nursinin-papaya-gonderdigi-mektup

http://turkishinvitations.weebly.com/gulenist-corporations.html

http://www.pbs.org/wnet/religionandethics/2011/01/21/january-21-2011-the-glen-movement/7949/

http://www.nytimes.com/2013/11/22/world/europe/turkey-its-allies-floundering-tempers-its-ambitions-to-lead-region.html

http://www.ft.com/cms/s/0/f796b9e0-6663-11e3-8675-00144feabdc0.html

http://articles.washingtonpost.com/2013-03-12/world/37644223_1_iraq-and-turkey-kurdish-government-iraqi-government

http://www.youtube.com/watch?v=EzUD2qwjqew

 

Küçücük bir çocuk ve kocaman bir UMUT!

     Dün pazar gününün sakinliği içinde bir misafirlikten dönerken 29 Ekim bulvarının orada küçücük bedeni ile bir el arabasını kaldırıma çıkarmaya çalışan minik birini gördüm. Çantamı çapraz asıp “hadi bakalım bir, iki, üç” dedim arabanın ardından itelerken. Araba kaldırıma çıktığında “Allah razı olsun” dedi kocaman bir adam edası ile. “Senden de” dedim. Aynı yöne gidiyorduk. Biraz muhabbet ettik.

    Adı Gürsel’miş. Kağıt topluyormuş. Aslen Boşnaklarmış. Tutunamamışlar büyükşehirde. Bir iş bulunca babası buraya gelmişler. Çok uzun sürmemiş babasının iş hayatı ama savrulmaktan da bıkmışlar. Kağıt toplama işine girmiş babası. Gürsel üç sene öncesine kadar babası ile her gün çıkıyormuş “kağıt işine” – O böyle diyor : kağıt işi. Ama sonra birgün bir görevli görmüş bunları. Gürsel o anı yeniden yaşar gibi anlattı.

     “Abi nasıl korktuk babamla. Bu çocuğu böyle çalıştırma, deyince o adam.” diyor.

     Çok korkmuşlar. Gürsel babasından ayrılacağını düşünmüş. Ama diye devam etti.

     “Ama adam bizi ayırmak için dememiş öyle. Devletin kararı varmış. Çalışan çocuklarla ilgili. O yüzden demiş. Bize bırakın arabayı gelin dedi. Biz de kağıtları alırlar dedik. Parasını verdi hepsinin. Biz de gittik. Bana devlet burs veriyor şimdi. Kağıda çıkmıyorum normalde. Derslerim de iyi.Ama bugün çıktım işte”

    “Ama bugün çıktım işte” derken biraz yüksündü Gürsel. Neden dedim, “neden çıktın?”

    Babam hasta ondan, dedi. Hiç soruya yer bırakmadı. Dolmuş küçücük bedeni, kalbi. Anlattı. 

    Adını bilmediği bir kan hastalığı varmış babasının. Ama devlet ona da el uzatmış. Emekli etmiş. “Hastaneye hiç para vermiyoruz” diye seviniyordu. Doktorlar bir süre vermemiş ya da verdilerse de Gürsel’in haberi yoktu sanırım. Anlattı bildiğini hastaneleri, zorlukları.

   İlk gördüğümde minicik olan o çocuk dev gibi oldu gözümde. 

   Cümlelerinin sonuna doğru, çocuk olmanın verdiği toparlama güçlüğü ile konunun dağıldığını hissettiğimde “bugün neden çıktın o zaman baban nasılsa emekli, senin de bursun var” dedim.

    Arkasından gelecek cevabın emekliliğin ya da bursun kesilmesi olmamasını için de dua ediyordum.

    Ve çok şükür dualarım kabul oldu.

    Hatta hayata karşı tavrı ile “devlet çok iyi abi” sözleri ile gözümde devleşen Gürsel verdiği cevapla beni çok şaşırttı.

   “Ödevlerim bitti. Evde sıkıldım. Allah çalışmayanı sevmez, der babam hep. Ben de kağıda çıktım abi. Hava da güzel zaten.”

    Gürsel 11 yaşında kocaman bir adamdı. 

    Normalde dolmuşa binmem gereken yeri çoktan geçmiştik. Ama hiç de pişman değildim. Gürsel gibi belki kimbilir okul üniforması içinde görsem tanımakta zorluk çekeceğim bir “koca çocuk” beni gelecek adına ve bu devletin geldiği yer adına çok sevindirmişti.

    Dolmuşa binmek için sohbetin kendiliğinden sönmesini bekledim. Yürüdük. 

    Gürsel bu sohbet sırasında hep sağa sola bakıyor ve sağlam dediği kağıtları, tabaka halinde olursa daha iyi para ediyormuş, arabanın üzerine istifliyordu. Zahire pazarının oraya kadar indik. 

    “Şuradan dolmuşa bineyim ben artık Gürsel” dedim.

    “Eyvallah abi. Allah razı olsun” dedi yine bıçkın bir eda ile.

    Devlet okumayan çocuğu okutur hale geliyordu işte yavaş yavaş. Hasta vatandaşını emekli edip sağlık giderlerini karşılıyordu. Ve bir baba çocuğuna en güzel nasihatlerden birini verip bu ülkede daha çok çalışmamız gerektiğinin resmini çiziyordu :

   “Allah çalışmayanı sevmez, der babam hep”….

 

Bir 28 Şubat “ironisi”…

      Arkadaşlar hep makara kukara olmaz.. Madem, başkalarının kan hikayelerini dinlemek hoşunuza gidiyor.Alın size hayatımda yaşadığım en büyük ironinin hikayesi : 

Mekan : 1997 yılı Ankara Terörle mücadele şubesi işkence odası..Beni sırf sincandaki kudüs gecesine izleyici olarak katıldım diye,sabah namazı vakti anamın,bacımın gözleri önünde evimden alıp 1 hafta sebebsiz yere tuttukları yer…Daha henüz 20 yaşındayım..O günü hiç unutmam,anamın çığlıkları ve onların elinden almak için çırpınması “Allahınız yok mu sizin,o müslüman olmaktan başka ne yaptı” diye haykırışı kulaklarımdan gitmez…Devletin şefkatli kollarıyla ilk karşılaştığım gün…Şubenin üstündeki şu yazı,aslında nasıl bir yere girdiğimin net özetiydi : “Burada Allah yok,peygamber tatile çıktı”…
Burası aslında resmi kayıtlarda sorgu odası olarak geçiyor,lakin orada sorgudan ziyade işkence yapıldığı için bu şekilde nitelendiriyorum…
İşkencehane pis,kasvetli ve sizden önceki şahısların kan izleriyle dolu olurdu..Burasını kasıtlı olarak temizlemezlerdi ki,buraya girenler psikolojik olarak demoralize olsun ve çözülsünler..Elektrik tesisatı olurdu buralarda,falaka aletleri,filistin askısı,kafanızı soktukları kova veya küvetler,kerpetenler, ve dahi şeytanın aklına gelmeyecek işkence teknik ve aletleri..Tabi bahsettiğim hadise 2000 yılı öncesine ait.Daha sonra giren arkadaşlar daha şanslılarmış..2000 den itibaren hadiselerin ortadan kalktığı söyleniyor..
Her işkence seansında doktor dedikleri bir görevli olurdu..Doktorun görevi özellikle elektrik seanslarında gözaltındaki kişinin nabız ve kalp atışlarını kontrol ederek ölüm çizgisinde işkencecileri uyarıp dozu azaltmalarını sağlamaktı..Gerçi bazen dozu ayarlayamayıp,sanığı öldürdükleri de olurdu.Ölüm nedenine de “hücrede intihar” yazarlardı..
İşkence yapanlar iltimas geçmesin diye,müslüman sanıklara alevi ve solcu polisler,sol görüşlü mahkumlara da sağ görüşlü polisler bakardı..Lakin orada bana farklı bir muamele uygulandı.Bu uygulamanın dışına çıkıldı..
Bana sorguya girenlerin hepsinin koltuğunun altında,ya da masaların üzerinde cemaatin gazeteleri vardı.Polisler bana sık sık “hocaefendinin cemaatine girseydin,bunlar başına gelmezdi,buraya girmezdin” şeklinde telkinlerde bulunuyorlardı..Hemen hepsi nerdeyse 5 vakit namaz kılıyordu.Hatta işkence seansında ezan okunuyorsa,işkenceye ara veriyor, gidip namazlarını kılıyor ve sonra gelip işkenceye kaldıkları yerden devam ediyorlardı..Hatta bir cuma vakti,vicdan sahibi bir polisin, mazgaldan eğilip beni rahatlatmak için “Merak etme bugün mübarek gün,sana ilişmezler” diye teselli verdiği olmuştu…
Orada olduğum bir günün akşamı mazgaldan nöbetçi polislere seslenerek,akşam namazı için abdest almak istediğimi söyledim..Neyse aradan bikaç dakika geçti,kalabalık ayak sesleri işittim.Heralde beni abdest almaya çıkaracaklar diye düşündüm,sevindim..3-4 kişi hücreye girip gözlerimi bağlayıp,yakapaça sorgu odasına aldılar beni.Ben,başıma gelecekleri biliyordum,yine de bir umut önce abdest alıp namaz kılmak istediğimi söyledim.Belki içlerinde ufak bir vicdan kırıntısı kalmışsa harekete geçer de insafa gelirler diye.Oysa imkansızı arıyordum.Karanlıktan hiç gelmeyecek bir sevgiliyi çağırıyordum.Bu hülyadan çok geçmeden uyandım. İçlerinden biri “Merak etme,biz namaz kılıyoruz zaten,sana da dua ederiz” diye istihza içeren bir ses tonuyla cevap verdi.Ve ardından orada bulunan tüm polisler gevrek gevrek güldüler.Gözlerim kapalı olduğu için yüzlerini göremiyordum..Ve ellerim bağlıydı..O andaki ruh halimi burada yazmaya kalksam yinede onda birini bile izah edebileceğimi sanmıyorum.Ruhum sanki iğnenin deliğinden geçiyordu.Yani fiziki zulümden ziyade, o haldeki bekleyiş insana ısdırap veriyordu.Bana Allahtan başka yardım ve güç verecek kimse yoktu o an..Devamlı ona dua ediyordum..Bana güç ve metanet vermesi için.Yolundan döndürmemesi için..Ayaklarımı kaydırmaması için.Eğer orda ölecek olursam şehidlik şuuru vermesi için.Yaşamam hayırlıysa yaşatması için,ölmem hayırlıysa canımı alması için devamlı dua ediyordum…
Neyse bi süre kaba dayaktan sonra,elektrik faslına geçtiler.Üst tarafımı soyup, gögüs uçlarım ve parmaklarıma elektrik bağlı kablolarla elektrik verdiler..Daha sonra ellerimi arkadan bağlayıp beni bir askıya astılar..Adını daha sonra öğrendim..Filistin askısıymış.Adeta vücudunuz yerçekimi ile tavandaki askı arasında paylaşılmaya çalışılıyor gibi.Sanki yukardan ve aşağıdan farklı yönlere doğru sizi çekiştiriyorlar da,vücudunuz ikiye bölünecek gibi.Kollarınızda müthiş bir ağrı oluyor..Sanki kılıç darbesiyle vücudunuzu ikiye bölmüşler gibi.Orada öylece bırakıp gittiler..Ben devamlı kelime-i şehadet getiriyordum..Neyseki çok fazla geçmeden iki kişi geri geldi.Zaten yarım saatten fazla o şekilde kalırsanız vücudunuzda kalıcı sakatlık oluyormuş..Ben 15-20 dakika kalmışım o şekilde..Gelenlerden biri diğerine “tamam indirin hücresine götürün” dedi ve dışarı çıktı.Ağzım burnum kan içindeydi.Odada kalan kişi, askıdan beni indirmeden bi kere daha vurmak istedi ve suratımın ortasına okkalı bir yumruk salladı..Bu yumrukla birlikte ağzımdan kan fışkırdı ve polisin gömleğine bulaştı..Bir anda tiksinerek irkildi,geri çekildi.Ve hayatım boyunca hiç aklımdan çıkmayacak şu sözleri söyledi:
“Ulan şerefsiz gömleğim kan oldu senin yüzünden.Şimdi yatsı namazını kılmaya gidecektim,bu halde namaz kılınmaz.İşin yoksa temiz gömlek ara şimdi”….

Alın size ironi..Bundan ala mizah mı olur…

Quartet Recensendum…

 

“Aldırmayacak kadar çok mu?”

 

Çoktu. O an için en zayıf yanı ile öfkesini bileyen ve bunu yıllardır yapan adam için çoktu. Sigarasından bir nefes daha çekti.

 

“Bilmem, aldırmamak istemiyorumdur belki de. Kötü olmayı ben de istemiyorum. Ama insanlar durmadan sevgimi kullanıyor ve sonra bana bir bokmuşum gibi davranıyor. Aldırmasam, bunun, yani aldırmamanın bir zayıflık göstergesi olduğunu düşüneceklerinden korkuyorum belki de. Yaptıklarını yanlarına bıraktığımı düşünmeleri, bu düşünce ile mutlu olmalarının bir anı bile beni deli ediyor. Birine kötülük yapıp ondan sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edemezsiniz. En azından benim dünyamda.”

 

“Ama bir yandan da yapmak istemiyor gibisin, değil mi?”

 

“Bilmiyorum. Baraj kurmaya çalışıyorum öfkeme. Hızla gidip çarpacağı, çarpınca küçük parçalara ayrılacağı bir duvar. Yine de barajı aşıp aşmayacağına söz veremem.”

 

“Anlıyorum.”

 

Korkuyorum, demek yerine bu sözcüğü seçmişti. Biliyordu ki kimi insanlar anlaşılmadıklarını düşündükleri için tehlikeliydi. Kimileri de gerçekten anlaşılmadıkları için. Ne olursa olsun, onca zamana rağmen karşısındaki adam hakkında bir fikri olmadığından, anladığını belirtmek yumuşak bir nokta bulmasına yardım edecek zamanı kendisine verecekti. Ya da korkusunu – bir daha – bastıracak zamanı.

 

“Peki sevdiğin insanlar mı bunlar?”

 

“Artık değiller. Hiç olmaycaklar da. Ne gelecekte ne anılarda. Ve hiç olmamış olanlar da var aralarında. Ama bir zamanlar kesinlikle diyebileceklerim de.”

 

Sesi buz gibiydi. Bir köy evinin tahta kapısı tipinin şiddetine dayanamamış menteşelerin zorlanan gıcırtısına bir anda eklenen yüksek sesleardına kadar açılmıştı. Orada – karşısında bir şeyler üşüyordu sanki.

Belli etmeden ellerini ovuşturdu kadın. Hızlanan kalbini yatıştırmak için derin bir nefes aldı. – Adam her şeyin farkındaydı –

 

“Demek ki içinden geleni yaptın yapacaksın, öyle mi?”

 

“Yaptım. Yapacak mıyım, bilmiyorum. Sorun burada sanırım. Artık yapmak istiyor muyum, istemiyor muyum? Dayanılmaz bir hırsla istiyorum ve büyük bir hüzünle istemiyorum.”

 

Bir an durdu. Soğuk kelimelerin arasına giren bu ani duruşun yarattığı daha derin ıssızlığın karşısındakini nasıl korkuttuğunu sezdi. Neden sonra:

 

“Sevdiğim insanlar olup olmadıklarını neden merak ettin?”

 

Bu sıradan, iç güdüsel bir soru muydu, yoksa keskin ve soğuk bir beynin kurduğu planın ani, yoklayıcı sorusu mu? Her ikisi de tehlikeliydi. Yine de cevaplanması gerekiyordu. Çok duraksamıştı.

 

“Karşılıklı olup olmaması önemli çünkü. Onlar da seni sevmiş olabilir. Yani, birkaç yanlış davranış onların seni sevmediği ya da seni kullandığı anlamına gelmez. Bence bunu dikkate almalıydın, ilerisi için de almalısın.”

 

Buz çölünde bir çingene dans ediyordu. Adam sigarasını söndürürken düşündü bunu. – Çingeneyi düşündüğüme göre artık o benim çingenem – Tek bir jest ve mimik dışarı vurmadı bu dansı. Ne kadar aciz ve cahil, dedi içinden. Uzun süredir düşünüyordu bunu. Uzun süredir uzun süren her görüşmede bu düşüncesini güçlendiren kalıplar görüyordu. Masumiyeti yalnızlığındandı, yalnızlığı olmasa o da diğerleri gibi olurdu: Kapıyı açıp sokağa çıktığı an her şeyi alıp satmaya hazır bir duygu pazarlamacısı.

Fakat kapıyı açmıyordu. Bu tüm cahilliği ve acizliğine rağmen onu masum kılan şeydi. – Cahillik ve acizlik öncüllükte yer değiştirebilir demek ki. Onlar bu değişme ile değişmezler ama. Demek ki masumiyet için gereken değişim bunların değişimi değil –

Bunları düşünürken dikkatini tam sağında masanın öte tarafında kahvesini yudumlayan kadından ayırmamıştı. Korktuğunu biliyordu. Onu korkutuyordu. Fincanın geniş ağzını siper edip kendisine attığı meraklı ve endişeli bakışların farkındaydı. – Benden bir şeyler bekliyor. Bugün kapalıyız. –

Sohbetlerinin zaman içinde onun entelektüel gururunu okşaan psikanalize dayalı garip bir hava içine girdiğinin farkında idi. Bu yüzden ele vermemişti. Fakir bir beyin, diye düşündü. Şeytanla oyun oynaycaksanız Faust’u okumuş olmalısınız, dedi içinden bir ses. Buz çölüne doğru savrulan bir ses.

Kadına baktı, sezdirmedi. Susuyordu. Kadının çoğalan korkusunun, merakının ve okşanmasını istediği entelektüel gururunun kadını yeniden konuşturacağını biliyordu.

 

– Sağdan sola dört harf, utku!-

 

“Sence de öyle değil mi?”

 

Biraz daha susmak gerçekte neyi istediğini ele verecektir, diye düşündü. Hep böyledir. Bekledi.

 

“Ama cevap vermelisin bana.”

 

İnsanlar. Soru şeklinde servis ederler olumlamanızı istedikleri görüşlerini. Evet ya da hayır için tüm cevaplar hazırdır. O zaman dikkate alınacak bir şey yok ortada. Naif ve içten rolü yapan bu poh pohlayıcı sorudaki gizli onay isteğini karşılamak anlamsız.

Keskin bir rüzgar. Çöl. Buz tanecikleri gün ışığı ile bir oyun oynuyor. Renk bulup değiştiren şey ışık. Buz taneleri sadece bir yüz. Gelip geçici.

Rüzgar. Sessizlik bir çok şeyi büyütebilir, çoğaltabilir. Kimi duyguların leş kokuları gibi. Belki beden değil ama mavi cehennem ateşi ile yoğrulmuş insan ruhu her yerde pis kokuyor. Ölü ya da diri. – Bu esrimeden memnun olmak için vakit yoktu. Daha önemli bir şey vardı. –

Kadını masumiyetin küçük aralığında tutmak için korkuyu kullanmak istemiyordu. Ama mecburdu.

Yakınındaki pakete uzanıp bir sigara aldı. Yaktı.

 

“Plan çok zaman aynıdır.”

 

“Plan?”

 

Çok hızlı tepki vermişti. Gereğinden hızlı. Birkaç saniye, belki üç-dört, makuldü; altı-yedi ise geç. Ama çok hızlı tepki vermişti. İyiydi bu. Masumiyet aralığı genişlemişti. Bir nefes daha çekti sigaradan.

 

“Daha önce konuşmuştuk.”

 

Herkes neredeyse, nüans farklarıyla, aynıdır. Perçinlenmek, göğüslerini oksijen yerine onlara suni teneffüs yapan şeytani gururları ile doldurmak ister. Kabarmak. Ellerinin altında iğneleyebilecekleri bir kedi gibi zayıf bir karakter isterler. – Burada olanların bununla bir ilgisi var mı? Elbette. –

Adeta avını bekleyen sekiz dişli bir kapan gibi.

Bu düşüncelerinden bahsederek planı tekrar anlatmaya girişebilirdi. Ne varki kadının cahil gururu konuyu saptıracaktı kuşkusuz.

Bir kibrit parlamasının aralığında tayfun hızıyla geçirdi bunları aklından.

 

“Tetiği ne zaman çekeceğime ben karar veririm. Plan budur.”

 

“Tüm katiller böyledir. Yani zamanı onlar belirler. Kurbanın bundan haberi olmaz.”

 

Şimdi çayırda iki tavşan vardı. Banyosuz filmlerin karanlık ve mor gölgeleri içinde yıldızının tek kanadı kırık eski bir film makinesinden hafsalasına yansıyan iki tavşan. “Kurban..” dedi. Ne soru vurgusu ne de kabullenmemeyi gösteriyordu sesi.

 

“Hedef, diyelim o zaman.”

 

Acele ediyordu. Ortada bir hata yoktu. Ama korku vardı. Korku varken ne yoktu? Sigarasını söndürürken daha açık sezdi bunu. Onu rahatlatmak için kendi paragrafına döndü.

 

“Ben soğukkanlı bir katil değilim. Sevmediğiniz biri size kötülük yaptığında bu kötülüktür. Sevdiğiniz biri yaptığında ise kötüden de öte bir şey olur bu. Neden açık. Herhangi bir kutsal nedenden ya da düşünce fedailiği ile öldürmüyorum. Kişisel bir mesele mi, hayır. Zevk asla. İnkar etmiyorum bir kahve içimi kadar bir keyif var. Ama o kadar. Ancak ben bir anda öldürmüyorum. Ben, ben olarak öldürmüyorum.”

 

Portakalı yemek için kabuğunu soymalısın.

 

“Ah, hatırladım. Sen aciz ve sığınmacı bir şekilde onlara yaklaşıyor, peyk oluyordun onlara. Onları çözümlüyordun. Dost ve düşmanlarını öğreniyor düşmanlarına düşman, dostlarına dost oluyordun. Kendini tanıtıyordun. Değil mi?”

 

Masumiyet korunabildiği kadar samimiyetsiz bir kullanışlığa da sahip kuşkusuz. Yine de, diye düşündü ve “Onlarla konuşuyorum. Hemen önce. Tetikten.”

 

“Şunu kesinleştirelim mi: dostlarını mı öldürüyorsun?”

 

“Hayır.”

 

Bu sözde soru cümlesinin cevabıydı sadece. İkinci tavşan arayı açıyordu. – Demek ki Mikail böyle şeylerle uğraşıyordu: tavşanlardan birinin daha hızlı koşması!

Bardağı eline alıp boş olduğunu anladığı anda kadının kirpiklerinin ucuyla attığı bakışın diğerlerinden uzun sürmesi rahatladığını gösteriyordu.

 

“Ben dostlarım, tanıdıklarım gibi ayrımlar yapmam. İnsanlar ve ben.”

 

Çevresindeki elektronik aletlerin çeşitliliği ya da daha renkli kıyafetleri olduğu için modern sayılan insanın aslında on beşinci yüzyıldaki züppe, cahil ve gururlu bir soyludan farkı yok. Küstahlığın açtığı kapıyı ahmaklık kapatıyor hala. Ya da tam tersi. Anlatılabilmesi mümkün ne çok şey bu nedenden dolayı analatılamayacağı için heba oluyor. Bir tür pervasızlık bu. İşte şimdi de masumiyet korku feveranı ile aynı noktaya geliyor.

Bu sihir. Geride kalan tavşan kızıl bir tilkiye dönüşüyor. Sık ağaçların olduğu yere koşan tavşanla arayı kapatıyor. İnce, gergin bacaklarının pirinç seçen bir elin parmakları gibi açılıp kapanışı yavaşlıyor oysa. İleride, öndeki tavşan seyrek çalıların oraya ulaştı. Tazı pirinçleri tane ile taşıyan bir elin parmaklarının dikkatinde başını öne verdi ve durdu. Tavşan çalıların oradan ağaçların arasına girip kayboldu.

Horozu yavaşça indirme zamanı. Her sürek avının haini avcıdır. Bugün bereketsiz bir gündü.

İsgara paketini ve kibriti hızlı bir hamle ile trençkotunun cebine indirdikten sonra kalktı. Düğmelerini iliklerken “Bugünlük bu kadar.” Düğmelerle cümle eş zamanda bitti. Kadını masanın diğer tarafında tam karşısına aldı her zamanki gibi başı ile nazikçe selamladı. Geriye çıktı. Sandalyeyi düzeltti ve denize bakan pencerenin önünde kadını kurgusal düşünceleri ile başbaşa bıraktı.

Odadan koridora, koridorun sonunda sol taraftaki merdivenlere ölçülü adımlarla ilerledi. On üç basamak. Merdivenlerin onu ulaştırdğı sofayı geçip bahçeye açılan kapıya geldi. Bahçeye çıktı. Kapıyı özenle kapattı. İki tarafı adını bilmediği çiçeklerle bezenmiş bahçeyi katetti. Dış kapının mandalını kaldırırken geriye döndü, baktı. Yola çıktı. Kapıyı kapatırken tekrar baktı. Mandalı yerine oturtunca iskeleye inen yokuştan inmeye başladı. Bir sigara yaktı.

İskeleye kadar yirmi iki dakika. Saatine baktı. Vapura yirmi beş dakika.

Çevresine, insanlara ilgisiz yürüdü. Bisiklet binen balon etekli kadını görmedi. Faytondaki almanları. Elele yürüyenleri de.

Karakol. Kritik nokta. Sakin.

Hala orada oturuyor olmalı, pencere kenarında. Polisler sakin, sohbet koyu. Vapura on dakika. Sol taraftan. Kafeler, lokantalar.

Meydandan tekrar sola. İskele.

Küçük büfeden bir paket sigara, yeni bir kibrit. Önlem.

Gişe. Kadıköy bileti.

Çığırkanın sesi yükseliyor. Beş dakika. Bilet kontrolü.

Arka taraftaki ahşap sıralar. Siren.

Vapur sireni.

Sular köpürüyor.

Sırtını geceye veren herkes acı çekmiştir, demeliydim. Ya da…

Artık önemi yok.

Çingene, el sallıyor!

Yine geleceğim, yine…..

ESKİ BEYRUT’TA DANS..

 

 

Sözcükler ağzından engebeli bir yokuştan koşarak inen küçük sözcükler gibi dökülüyordu : iki yakası birleşmeyen toprağa ne denir biliyor musunuz? 

Sonunda olan oldu, ayağı en büyük taşa takıldı ve soruyu kendi cevapladı : Filistin..

Kuşkusuz makarna için kaynatılan suya tat vermesi için koyulan şarap doğru hesaplanmamıştı. Zaten fransız bir ahcıdan makarna istenmemeliydi. Durum tamamen buydu. Beyrut’ta garip bi akşamdı.

Kuzey kuşkusuz yokuşa tırmanmaktı. Başı sallanan gözleri bayılmış bu adamın adımları ise boşuna idi. Ne kadar da düşse yere vuramayacaktı. Bazen olurdu böyle şeyler. Bir anda hatlarda bir karmaşa olur, ölçüsü kaçmış rum şırası akıl duvarlarını yıkar ve kalbin en acılı, en savruk, en keskin, en öfkeli yanları her şeyi kaplardı. Öyle olmuştu. Düşüş ve taşkınlık.

Herkes ona bakıyordu. Önemli değildi onun için. Çünkü her şey daha önce bir yerlerde olup bitmesine rağmen bozuk bir makine gibi aklının kirli perdesinde tekrar tekrar tekrar ve tekrar oluyordu. Birileri vardı. Birileri yoktu.

Hayat tersinmez olabilirdi ama acılar için bunu net olarak söyleyemiyoruz. Bu adam, Ruhat, işte bunu ispat ediyordu. 

Bazen anlama’nın dairesi ortaklaşmanın söze dayanmasından daha geniş bir çerçeve istiyordu, bu öyle anlardan biriydi. Kim anlayabilirdi Ruhat’ı burada? Pek az kişi. O pek az kişinin de çoğu onu duygusal bir kaybeden olarak görürdü. Ama Ruhat’ı tanımak onun üç kardeşini gömdüğünü bilmek, evi roketlendiğinde içerdeki annesi ve eşini kurtarmak için vızıldayan çelik arıların içinde onunla eve koşmaktı. Bunlar olmadan Ruhat’ı anlamak olmazdı. 

Olmadı da.

Bazı şeyler bazıları için sadece bir derttir. Bazıları için dert olan o şeyler ise başkalarının hayatıdır. Sufli bir dert yakıcı değildir, derler. Onun gibi bir şey. Ama işte bu yakıcı bir dertti : Filistin.

Yasal dengelerin dışına taşmışların sıkça uğradığı ve intifada kaçaklarının dünyaya dağılmadan önce konakladığı Eski Beyrut’ta ise artık çok şey itibarını yitirmişti. Oysa acının, ölümcül bir acının, dahi bir itibarı olmalıydı. Belki Ruhat onu geri çağırıyordu.

Ruhat’ın çıkışı ile değişen ortamda çelikleşen bir sessizlik vardı. Otomobil tamircileri ve küçük sanayi dükkanları için yapılmış, altı sene önceki bombardımanda yerle bir olduktan sonra Ortadoğu tatili yapacak olan yabancılara eğlencelik yerler kurmak için fırsatçılar tarafından barlara çevrilmiş bir muhitti artık buralar. Eski Beyrut mazide kalmıştı.

Gözlerinde alaycı bir acıma ile yorgun bir adamı süzenler her zaman tanımlanması güç bir cesaret atağının kestirilemez oluşundan korkarlar. Bunu anladım. Bıçakla kesilmiş müziğin ortasında diğer masalardan bakanların çoğunda bu seçilebiliyordu. Ruhat masada toplanırken onların kimilerinin gözbebekleri büyüyüp küçülüyor, kimilerinin bakışları kaçacak yerler arıyordu.

Susmak ve ne olursa olsun demek benim dostluğumun emarelerinden biriydi. Tam da zamanıydı.

Ortada donakalmış garsonun, masalardaki bakışların ve utanmaz fısırdaşmaların arasında Ruhat’a bakıyordum. Başını geriye atıp saçlarını düzeltiyordu. Sonra ellerini  masanın iki yanına koydu.  Etrafına baktı. Acının en kesif anda ve en telafisiz düşüşte bir anda nasıl bir kanat olduğunu anlatıyordu bana bakışları. Yargılarımdan utanmıştım. Çevredekiler ise hala az önceki çıkışın, Ruhat’ın sersemletici derecede aşkın kendine gelişinin hayreti içindeydiler.

Eski militanlar, liberal yazar adayları, üniversite öğrencileri, kaçaklar, iki taraftan da firariler, birkaç turist masamızın üzerinde gözlerini kaydırıyordu. 

Ruhat bir anda hepsinin bakışlarını avucunun içine aldı.

 

“Az sonra sabah olacak. Hepiniz dertlerinize kavuşacaksınız. Gerçek dertlerinize. 

O büyük dertlerinizin yanında sanırım biz yapışkan bir asya gününe benzeyen bir yaz öğlesi terlemiş alnımızı kirli mendilimizle silerken öksürerek masaya yığılanlardan olacağız. Önümüzde bir gazete. Ölüm ilanlarının seri ilan gibi basıldığı bir gazete. Kül tablasında Türk tütünü sarılmış sigaramız tüterken. Evet! Böyle ölebiliriz. Eğer daha önce ölmemişsek! Bu bir ajitasyon mu, bazı şeyler gerçektir. Ne yazık ki kavramlarınızın iflas ettiği yere de Filistin denir!”

 

Çıldırmış bir köpek ormanda çakallara vaaz veriyordu. Aslandan kaçan ve sırtlanla bozuşmak istemeyen çakallara. Ruhat’ın kelimeleri tonlarca ağırlıktaydı. Temaşa ya da ilmi siyasete yer bırakmayan bir ağırlıktaydı. Alt üst olmuş beynim ve kalbimle ona gizlemeye çalıştığım bir hayretle bakıyordum. Her kelimesinde bir anıda, bir acıdan bir kare esip geçiyordu. Kör edici bir yoğunlukta geliyorlardı, arka arkaya. Garson bulduğu ilk boş sandalyeye oturmuştu. Barın oradaki işletmeci sütuna dayanmış ve herkesin sakin kalmasını istercesine bir rahatlık içindeydi.

Yaşamak için nedenleri olan bir insan acı çeken bir insandı. Deneyimlenmiş olan acı bir dahakine daha az acıtmıyordu. Yara her bıçak darbesinde derinleşir. İnsanın feryadını azaltan acıya alışmak değil yaradan yorulmaktı. Bunu anlamak kemiğe kadar inmiş bir kamayla da mümkündü tüm sevdiklerinizi gömdükten sonra yedek şarjörünüzü kontrol etmekle de. Hayat çok garipti. Bazen bir türlü ölemezdiniz. Ne yaparsanız yapın yaşayamadığınız halde üstelik. Bir adım ötenizde olmasına rağmen elde edemediğiniz onca şeyin yoksunluğunda yaşamak garip bir şeydi. Bilmek batılılarda düşünsel bir acı verir, bizde ise önce kalp acır. Böyle diyordu Ruhat. 

 

“Kalkerli portakal bahçelerinde bomba çukuru veya yangından arta kalan biraz yeşil iyi bir özlem nedenidir. Denizden gelen koku da öyle. Yosun,tuz ve elimizi gözümüze siper edip bakamayacağımız o uzak yerlerden gelen flora ile karışık deniz kokusu. İyi nedenlerdir bunlar. Üzerinde tel örgüleri olan beş metrelik bir duvar ile çevrili,denize sadece yüz metrelik bir bahçede yaşıyorsanız birkaç iyi nedeniniz olmalı. 1985 yazı böyle geçti. Biz o denize hiç giremedik. Orada olduğunu bilmek yetiyordu. Özgürlük gibi. Orada bir yerlerde idi. Ama kesinlikle burada değil. Bu topraklarda değil!”

 

Çünkü ruhlar yenilenmedikçe olmayacaktı. daha çok ölmemiz gerekiyordu belki de. Belki de daha çok ölemediğimiz için olmuyordu. Ne olması gerekiyor?

 

Cam kırılması gibi bir soruydu bu. Herkesin bir sıyrığı vardı. Arşın için iki kol da kırılmıştı o an. Ruhat hiçbir plan gözetmeden ama düğümleri iyi atılmış bir halatı herkesin boynuna aynı anda geçirmişti. Ne olması gerekiyordu?

 

“Dün birkaç haber dinlediniz. Ambargo ve tünelleri okudunuz. Vah ki ne vah! Belki birkaçınız sarhoş olmadığınız bir gece intifada şehitleri için Yasin okudunuz. Belki para topladınız. Belki sayfalar dolusu yazdınız. Belki televizyonlara konuştunuz. Oturup çocuklar gibi tepinerek ağladınız belki. Belki küfrettiniz ve bir an için sizi keskin bir noktaya taşıdığınıza inandığınız silahınızı tuvalette sakladığınız yerden çıkarıp ‘evet şimdi bu sefer gidiyorum ve hepsinin canına okuyorum’ dediniz. Ama hala buradasınız. Çünkü hiçbiriniz gerçekten dans etmeyi bilmiyorsunuz! Çünkü nefes almak hiçbir zaman sizinki kadar ucuz değil orada. Evet, titreyen ellerim ve önümdeki boş kadehlerle burada sizinle olmam benim de dans etmeyi bilmediğimi gösterir değil mi? Haklısınız! İyi bir dansta taraflar ölmeli ve ruh dağılmalıdır!”

 

Dans asla iki kişiden ibaret değildi. Her zaman insan ruhunu aşan, onu tanımlayan ve onun tarafından tanımlanan ve tanımalandıkça yine tanımlayan bir gayya gibi başka bir şey de vardı dansta : Müzik. Tek başına notalar ya da seslerle anlatılabilecek bir şey olarak gördüğünüz şey müzik değildi. Elif, Lam, Mim. Buradaki ruh bir ses ve ölçü dışındaydı. Hayatın müziği de öyle. Ölümcül bir kaynaşma içinde, kakafonik, üst üste binmiş milyarlarca tını ve çeşitli harmonik diziler içinde ve aritmik detayların çalparasıyla dans etmek için kulaktan daha başka bir şeye, akıldan daha başka bir şeye ihtiyacınız vardı: Bir kalbe.   

Yumruğunuzla eşdeğer olmayan bir kalbe. Sadece aşık olmayan. Garip bir basınç yaşayabilen ve içinde bir hava akımına tutunmuş albatroslar gibi bir çok şeyi sürükleyebilen. Aklı olan ama akılla bağdaşmayan bir kalbe.

 

“Akıl tüccardır. Ölçülebilir değerler ister. Dolar ya da Sterlin gibi. Varil hesabı yapar ve mermi. Ceset sayar. Daha çoğunu bulunca artık alt değerler sadece birer rakamdır. Altı fazda ya da on sayıda türevler sonsuz derler. Acıdan bahsedince sonsuzluk büyüleyiciliğini yitiriyor ne yazıkki. Bir insanın kalbinde ölçülemez bir değer silsilesinin nerede biteceğine karar veren şey farazi esameler değildir. Hiç, bir 200’lük ağır makineli mermisi gördünüz mü? Bundan bahsediyorum işte! Yaşamaktan, dans etmekten ve elle tutulamayan gerçeklerden!”

 

Yeniden bir esrime haline girdiği sanılabilirdi Ruhat’ın ancak kesinlikle bilincin doruklarındaydı. Ve kimsede onun esriyip esrimediğini düşünecek hal yoktu. Herkes bir yerlere dalmış kalbine ne olduğunu düşünür gibiydi. 

Ruhat ise artık sözlüklerin yetişemeyeceği bir manayı mecazlara vuruyordu. Kurşun yaralarını da sayarsak dokuz yarası olan bu adam vurmaya ve vurulmaya alışıktı. Ancak şimdi inleyen bu çatının altındaki insanların bilinçleri idi.

 

“Rababe’de ya da El-Bustan mahallesinde doğan çocuklar konusmadan önce dans etmeyi ve bir kaleşnikofu söküp takmayı öğrenirler. Çünkü hayat ölümcül bir müziktir. Duymamanız onun öyle olduğu gercegini degistirmez. En berbatı bile böyledir. O bir ritm sunar. Çınlayan kurşun sesleri ile küçük vurmalılar önce giriş yapar. Buna bir M16 da diyebilirsin. Sonra küçük yaylılar ve alto bir ses. Koroda düzensiz bir enstrüman olarak ağıtlar vardır. Artık şef – parmağı ile gökyüzünü gösterir o an – herkesi kendi haline bırakmıştır. Üç yüzlük toplar ateşlendiğinde Akdenizin öteki yakasında Cebelitarık bekçileri kötü bir rüyadan irkilerek kalkar. Onlar su içerken dudak yuvalarından damlayan sular ile Rababe’de bir çocuk ölülerini yıkar. Sahne tamamen ölülerle doludur. Ama onlar ölmeden önce dans etmişlerdir!” 

 

Ayağa kalktı. Bilinç duvarları yıkılmış ancak kalbin öfkeli, kesif ve onulmaz yaralardan gelen sıçrayışlı anlarının değil, bilakis özbeninin ayakta durmaya çalışan acıları ile durgunlaşmış hali gözüme çarpıyordu. Beni kendi sözde bilgeliğimden utandıran bir halde.

Hadi, der gibi elini savurdu. Kapıya doğru giderken ben de ayaklandım. Ardına düştüm. Bir ara durdu. Döndü. Sertçe bir şey tembihlercesine işaret parmağını sallayarak pimi çekti.

 

“O son gece saçlarından savrulan geceye baktı, durdu, nefes aldı. En acısı buydu. Pervaza dayanıp bir şarkı tutturdu. O şarkıyla sabahı bulduk. Gölgelerin içinde bir şeyler var, dedi. Başını eğmesini söyledim. Omuz silkeledi. Korkmuyordu. Öğlen kentin balo salonunda devrilmiş masalara rağmen vals yapmaya çalışan birçok beceriksiz fakir çocuğun arasında elimde bir otomatik silahla evime doğru giden roketi gördüğümde koşmaya başladım. Alnımda inanılmaz bir direnç oluştu. Artık neyi soluduğumu biliyordum. Koştum koştum koştum. Bir anda perde atlamıştık. Yakıcı bir seviyedeydik artık. Adagio’dan agitato’ya! ciğerlerime dolan şeyin tıpkısı alnımda patlarken ben bir zencinin çaldığı piyanoya yetişmeye çalışan zavallı bir kaval gibiydim. Hem acınası hem uyumsuz. Patlama olduğunda pes bir perde yakaladı hayat. Çağrışıma kapalı bir uğultu. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Acının yenilir yutulur tek evresi o dolce hum evresi. Ama birden her şey eski halini aldı. Şiddetli bir yanma içimde dışımda karşımda. Dans sonuçlarını vermişti. Ölüler için artık yaşayanların ve müziğin bir ehemniyeti kalmaz anlıyor musunuz? Ama yaşayanlar için hala dans etmek gibi bir umut vardır!”