Yoldaş TÜSİAD ve Paralel Anarşizmin Münafıkları

Son bir iki haftadır ortalıktaki ekonomik fantezileri izleyip kimin ne dediğini masaya yatırınca çok garip şeyler karşımıza çıkıyor.

Bu süreçteki siyasal mülahazalara bakınca daha büyük gariplikler görüyoruz.

Dün yapılan TÜSİAD toplantısından gelen açıklamalar da bu garabete tuz biber oldu adeta. Muharrem Yılmaz Türkiye tükeniyor, dedi. Böyle bir ülkeye yabancı sermaye gelmez diye de ekledi.

Başbakan da gerekli cevabı verdi : Siz getirmediniz zaten!

Ne “tesadüf” ise artık, biz bunları 28 Şubat’ın TÜSİAD’ından da dinlemiştik.

Peki TÜSİAD kimin değirmenine su taşıyor?

Kime taşıdığı belli.

Nasıl taşıdığı ise çok manidar.

Yanı sıra bu ortamı siyasal olarak gerginleştirmeye çalışan cemaat medyasının koca koca profesör ve çok bilen yazarlarının siyasal kavramlarda geldikleri “paralel” nokta dikkat çekici!

Önce stratejisi için ilginç bir taktik izleyen sermayeye bakalım.

 

Marksist(!) Sermayenin Ekonomi-Politiği

Okuyanlar bilir, marksist literatürde bol bol kapitalizmin krizleri ifadesi geçer. Bu ifade marksist tekkenin ikinci babası olan Lenin’e taktiksel bir fikir vermiştir. Bu fikre göre devrimin gerçekleşmesi için kapitalizm krize itilmelidir. Zaten bu krizden sonra yaşamlarını sürdürmekte zorlanan kitleler vaat edilecek olan sosyalizme evet diyecektir. Bu taktik son günlerde ülkemizde uygulanıyor.

Lakin uygulayan sınıfta bir “terslik” var!

Dolar, faiz çığırtkanlıkları ile ekonomik kriz söylencelerini zorlayanlar sermayedarlar!

Bu sermaye yapıları çok uluslu şirketlerin Türkiye distribütörü olmakla ve geçmişte devletten kayırılmış birkaç KİT’in işletmeciliğini yapmakla malul.

Kasaları itibari ile sermaye olarak adlandırılsalar da aslında tamamen “küçük burjuva” buldumculuğundan ibaretler.

Bulunduğu ara form nedeniyle “nabza göre şerbet vermekte usta” olan küçük burjuvaların tüm özellikleri mevcut bizim sermayedarlarımızda. Duruma göre pozisyon alıp durmadan “yeni tercihlerde” bulunuyorlar.

Bugünkü tercihi tetikleyen 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonlarının daha ilk yansımaları neydi?

Faizler yükselir, dolar fırlar, sermaye kaçar şeklinde “ekonomik felaket listesi” şeklindeydi.

Faiz direnci gösterildi. Ancak piyasa neye dayandığı belli olmayan “psikoloji” ile yüzdeleri biraz yukarı çekmeyi başardı. Bu sırada da faiz yükseltmeyen Merkez Bankası kıyasıya eleştirildi.

Ne dediler eleştirirken? Merkez Bankası bağımsızlığını yitirdi, dediler.

Neo-liberal saçmalıklar basit sorularla alaşağı edilebiliyor. Merkez Bankası konusunda “para psikiyatristi” buldumcuk sermayeye soralım : Merkez Bankası makro ekonomik ilerleme formunu neye göre belirler? Başına buyruk mudur? Yoksa beş yıllık veya daha uzun vadede hükümetlerin planlarına göre mi? Ya da şöyle soralım: Koalisyon hükümetleri zamanında tamtakır olan Merkez Bankası rezervleri şimdi o bağımsızlıkla mı dolu yoksa hükümetin ekonomi politikası ile mi?

Cevap belli : Hükümetin izlediği ekonomi politikası ile!

O zaman faizi yükseltmek piyasa endeksi ile oynayıp kasalarındaki dolara prim yaptırmak isteyen bu küçük burjuva sermayedarları neyin bağımsızlığından konuşuyor!

Dertleri Merkez Bankasının durumu filan değil! Dertleri 17 ve 25 Aralık darbe girişimlerinin pusu altında ekonomik bir operasyon yapmak! Bunu cemaatin kanatları altında yapmak dertleri!

Niyetleri ekonomik kriz varmış gibi gösterip hükümeti sıkıştırmak. Ardından da eski Türkiye’de yaptıkları gibi istedikleri zaman faiz yükselttirip kur ile işlerine geldiği gibi oynamak.

Bu niyetlerine hükümetten cevap alamayınca da perşembe günü olduğu gibi hemen toplanıp yaygaraya başladılar.

Lenin’in bahsettiği “önce krize sok sonra iktidarı al” taktiği ile hareket eden marksist sermayemiz de oldu sonunda.

Cemaat sağolsun.

 

 

Anarşizmin Münafıkları : Cemaat aklının iflası!

Her geçen gün daha da açığa çıkan yargı vesayeti ile tüm komploları açığa çıkan cemaat ve cemaatin yazarları artık “paralel evren kavramları” ile yazar çizer oldu.

Yargı bağımsızlığı naraları tarafsızlık ilkesinin ihlali ile masala dönen cemaat yazarları meclise gelen yasa değişikliğine karşı çok saçma bir kavram icat ettiler.

Vesayetçilikleri tarihen kayıtlı olan cemaat yazarları “tamam biz yargı vesayetini savunuyoruz ama siz de sivil vesayetçisiniz” mealinden konuşmaya başladılar.

Bu saçma kavramdan yola çıkarak hükümet tek başına karar alıp uygulayamaz tezini geliştirdiler.

Yüzde elli ile tek başına iktidar olmuş hükümete karşı bunu diyerek bir açık daha vermiş oldular!

Hükümet tek başına yasa filan çıkaramazmış, neden? Sivil vesayet olurmuş. Sevsinler!

Ama ilginç olan ise üniversitesi, o üniversitedeki profesörlerin ve dahi birçok “solcu entelektüellerin” de desteğini alan cemaat medyasının allamelerinin düştüğü sivil vesayet saçmalığı!

Vesayet ile sivil sözcüğünün erkler bünyesinde bir ritmi yok!

Vesayetin nevi örneklerinden sanırım en resmi olanı 1907 Sömürgecilik Konferansında alınan kararlardır. Bu kararlara göre dominyon olarak adlandırılan sömürgeler “yasal özerklikleri ve dış işlerini de kendileri yönetmekle birlikte Büyük Britanya’yı hükümdar olarak kabul eden” ülkelerdi. Bu ülkelerde seçimle iktidara gelen hükümetler, kendine ait mali ve idari kurumları vardı. Ancak bu ülkelerin asıl sahibi Büyük Britanya idi. Yani vesayet denilen şeyin tarihi durumunda bir sivillik yok.

Başka bir açıdan bakacak olursak bu ülkede yıllarca meşum kemalist kafa ordu hükümetlerin kontrolü altına alınamaz şeklinde masallar anlattı. Böylece “belirli görev ayrıcalıklarına sahip olan atanmış memurlar” bir kutsama ile tüm erklere egemen edildi. Aynı kemalist kafalar ülkenin demoratikleşmesini fransız aydınlardan alıntılanan “yönetici bir sınıf ve siyasal bir elite” bağladı. Bunda da sivil bir “genişlik” yok. Tersine “yönetici sınıf ve siyasal elit” var! Vesayet aritmetiği de buydu işte : Yönetici sınıf askerler, siyasal elit İstanbul sermayesi ve kemalistler ve arkalarında büyük biraderleri Batı!

Hiç değilse sözlük anlamlarına baksalardı bu sayın profesörler “cemaat vesayetine girip bilimsel gözlüklerini çıkarmasalardı” görürlerdi vesayetin ne demek olduğunu!

Vesayet denilen şeyde egemenlik perde arkasındaki bir bireye,güce bağlıdır. Çıkar söz konusudur.

Şu anki durumda ise perde arkasında kimse yok, perde yok. Apaçık, ortada ve size hodri meydan diyen koskoca millet var!

Hadi buna evet diyelim, tamam diyelim. Sivil vesayet dediğiniz – her ne ise o – şey var diyelim. Sonuç?

Bu sorunun cevabı cemaatin sayın profesörlerinin laf salatası olacaktır, emin olun!

Şu şöyle olmalı, bu böyle yapılmalı, hükümet şunu böyle yapmalı diyerek bir sürü kavramla daha rezil hale geleceklerdir.

Ben size söyleyeyim sonuç ne olur :“her türlü vesayeti reddediyorum”, “bu tam anlamıyla totaliterlik, diktatörlük” diyerek kitlesel ortak aklı, yönetişim mantığını ve demokratik seçimleri bile vesayet olarak gören bu mantığın sonu anarşizmdir!

Kendilerini AB taraftarı çağdaş ve liberal olarak sunan bu şureka hemen itiraz edecektir! Bunu da paralel anarşistliklerine vererek şunu eklemek istiyorum : cemaatin profesör ve yazarları siz narsizme tutulmuş Nietzsche’nin agorizme batmış münafıklarısınız!

Yani orada – anarşizmde bile – istikamet üzere değilsiniz!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s