Quartet Recensendum…

 

“Aldırmayacak kadar çok mu?”

 

Çoktu. O an için en zayıf yanı ile öfkesini bileyen ve bunu yıllardır yapan adam için çoktu. Sigarasından bir nefes daha çekti.

 

“Bilmem, aldırmamak istemiyorumdur belki de. Kötü olmayı ben de istemiyorum. Ama insanlar durmadan sevgimi kullanıyor ve sonra bana bir bokmuşum gibi davranıyor. Aldırmasam, bunun, yani aldırmamanın bir zayıflık göstergesi olduğunu düşüneceklerinden korkuyorum belki de. Yaptıklarını yanlarına bıraktığımı düşünmeleri, bu düşünce ile mutlu olmalarının bir anı bile beni deli ediyor. Birine kötülük yapıp ondan sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edemezsiniz. En azından benim dünyamda.”

 

“Ama bir yandan da yapmak istemiyor gibisin, değil mi?”

 

“Bilmiyorum. Baraj kurmaya çalışıyorum öfkeme. Hızla gidip çarpacağı, çarpınca küçük parçalara ayrılacağı bir duvar. Yine de barajı aşıp aşmayacağına söz veremem.”

 

“Anlıyorum.”

 

Korkuyorum, demek yerine bu sözcüğü seçmişti. Biliyordu ki kimi insanlar anlaşılmadıklarını düşündükleri için tehlikeliydi. Kimileri de gerçekten anlaşılmadıkları için. Ne olursa olsun, onca zamana rağmen karşısındaki adam hakkında bir fikri olmadığından, anladığını belirtmek yumuşak bir nokta bulmasına yardım edecek zamanı kendisine verecekti. Ya da korkusunu – bir daha – bastıracak zamanı.

 

“Peki sevdiğin insanlar mı bunlar?”

 

“Artık değiller. Hiç olmaycaklar da. Ne gelecekte ne anılarda. Ve hiç olmamış olanlar da var aralarında. Ama bir zamanlar kesinlikle diyebileceklerim de.”

 

Sesi buz gibiydi. Bir köy evinin tahta kapısı tipinin şiddetine dayanamamış menteşelerin zorlanan gıcırtısına bir anda eklenen yüksek sesleardına kadar açılmıştı. Orada – karşısında bir şeyler üşüyordu sanki.

Belli etmeden ellerini ovuşturdu kadın. Hızlanan kalbini yatıştırmak için derin bir nefes aldı. – Adam her şeyin farkındaydı –

 

“Demek ki içinden geleni yaptın yapacaksın, öyle mi?”

 

“Yaptım. Yapacak mıyım, bilmiyorum. Sorun burada sanırım. Artık yapmak istiyor muyum, istemiyor muyum? Dayanılmaz bir hırsla istiyorum ve büyük bir hüzünle istemiyorum.”

 

Bir an durdu. Soğuk kelimelerin arasına giren bu ani duruşun yarattığı daha derin ıssızlığın karşısındakini nasıl korkuttuğunu sezdi. Neden sonra:

 

“Sevdiğim insanlar olup olmadıklarını neden merak ettin?”

 

Bu sıradan, iç güdüsel bir soru muydu, yoksa keskin ve soğuk bir beynin kurduğu planın ani, yoklayıcı sorusu mu? Her ikisi de tehlikeliydi. Yine de cevaplanması gerekiyordu. Çok duraksamıştı.

 

“Karşılıklı olup olmaması önemli çünkü. Onlar da seni sevmiş olabilir. Yani, birkaç yanlış davranış onların seni sevmediği ya da seni kullandığı anlamına gelmez. Bence bunu dikkate almalıydın, ilerisi için de almalısın.”

 

Buz çölünde bir çingene dans ediyordu. Adam sigarasını söndürürken düşündü bunu. – Çingeneyi düşündüğüme göre artık o benim çingenem – Tek bir jest ve mimik dışarı vurmadı bu dansı. Ne kadar aciz ve cahil, dedi içinden. Uzun süredir düşünüyordu bunu. Uzun süredir uzun süren her görüşmede bu düşüncesini güçlendiren kalıplar görüyordu. Masumiyeti yalnızlığındandı, yalnızlığı olmasa o da diğerleri gibi olurdu: Kapıyı açıp sokağa çıktığı an her şeyi alıp satmaya hazır bir duygu pazarlamacısı.

Fakat kapıyı açmıyordu. Bu tüm cahilliği ve acizliğine rağmen onu masum kılan şeydi. – Cahillik ve acizlik öncüllükte yer değiştirebilir demek ki. Onlar bu değişme ile değişmezler ama. Demek ki masumiyet için gereken değişim bunların değişimi değil –

Bunları düşünürken dikkatini tam sağında masanın öte tarafında kahvesini yudumlayan kadından ayırmamıştı. Korktuğunu biliyordu. Onu korkutuyordu. Fincanın geniş ağzını siper edip kendisine attığı meraklı ve endişeli bakışların farkındaydı. – Benden bir şeyler bekliyor. Bugün kapalıyız. –

Sohbetlerinin zaman içinde onun entelektüel gururunu okşaan psikanalize dayalı garip bir hava içine girdiğinin farkında idi. Bu yüzden ele vermemişti. Fakir bir beyin, diye düşündü. Şeytanla oyun oynaycaksanız Faust’u okumuş olmalısınız, dedi içinden bir ses. Buz çölüne doğru savrulan bir ses.

Kadına baktı, sezdirmedi. Susuyordu. Kadının çoğalan korkusunun, merakının ve okşanmasını istediği entelektüel gururunun kadını yeniden konuşturacağını biliyordu.

 

– Sağdan sola dört harf, utku!-

 

“Sence de öyle değil mi?”

 

Biraz daha susmak gerçekte neyi istediğini ele verecektir, diye düşündü. Hep böyledir. Bekledi.

 

“Ama cevap vermelisin bana.”

 

İnsanlar. Soru şeklinde servis ederler olumlamanızı istedikleri görüşlerini. Evet ya da hayır için tüm cevaplar hazırdır. O zaman dikkate alınacak bir şey yok ortada. Naif ve içten rolü yapan bu poh pohlayıcı sorudaki gizli onay isteğini karşılamak anlamsız.

Keskin bir rüzgar. Çöl. Buz tanecikleri gün ışığı ile bir oyun oynuyor. Renk bulup değiştiren şey ışık. Buz taneleri sadece bir yüz. Gelip geçici.

Rüzgar. Sessizlik bir çok şeyi büyütebilir, çoğaltabilir. Kimi duyguların leş kokuları gibi. Belki beden değil ama mavi cehennem ateşi ile yoğrulmuş insan ruhu her yerde pis kokuyor. Ölü ya da diri. – Bu esrimeden memnun olmak için vakit yoktu. Daha önemli bir şey vardı. –

Kadını masumiyetin küçük aralığında tutmak için korkuyu kullanmak istemiyordu. Ama mecburdu.

Yakınındaki pakete uzanıp bir sigara aldı. Yaktı.

 

“Plan çok zaman aynıdır.”

 

“Plan?”

 

Çok hızlı tepki vermişti. Gereğinden hızlı. Birkaç saniye, belki üç-dört, makuldü; altı-yedi ise geç. Ama çok hızlı tepki vermişti. İyiydi bu. Masumiyet aralığı genişlemişti. Bir nefes daha çekti sigaradan.

 

“Daha önce konuşmuştuk.”

 

Herkes neredeyse, nüans farklarıyla, aynıdır. Perçinlenmek, göğüslerini oksijen yerine onlara suni teneffüs yapan şeytani gururları ile doldurmak ister. Kabarmak. Ellerinin altında iğneleyebilecekleri bir kedi gibi zayıf bir karakter isterler. – Burada olanların bununla bir ilgisi var mı? Elbette. –

Adeta avını bekleyen sekiz dişli bir kapan gibi.

Bu düşüncelerinden bahsederek planı tekrar anlatmaya girişebilirdi. Ne varki kadının cahil gururu konuyu saptıracaktı kuşkusuz.

Bir kibrit parlamasının aralığında tayfun hızıyla geçirdi bunları aklından.

 

“Tetiği ne zaman çekeceğime ben karar veririm. Plan budur.”

 

“Tüm katiller böyledir. Yani zamanı onlar belirler. Kurbanın bundan haberi olmaz.”

 

Şimdi çayırda iki tavşan vardı. Banyosuz filmlerin karanlık ve mor gölgeleri içinde yıldızının tek kanadı kırık eski bir film makinesinden hafsalasına yansıyan iki tavşan. “Kurban..” dedi. Ne soru vurgusu ne de kabullenmemeyi gösteriyordu sesi.

 

“Hedef, diyelim o zaman.”

 

Acele ediyordu. Ortada bir hata yoktu. Ama korku vardı. Korku varken ne yoktu? Sigarasını söndürürken daha açık sezdi bunu. Onu rahatlatmak için kendi paragrafına döndü.

 

“Ben soğukkanlı bir katil değilim. Sevmediğiniz biri size kötülük yaptığında bu kötülüktür. Sevdiğiniz biri yaptığında ise kötüden de öte bir şey olur bu. Neden açık. Herhangi bir kutsal nedenden ya da düşünce fedailiği ile öldürmüyorum. Kişisel bir mesele mi, hayır. Zevk asla. İnkar etmiyorum bir kahve içimi kadar bir keyif var. Ama o kadar. Ancak ben bir anda öldürmüyorum. Ben, ben olarak öldürmüyorum.”

 

Portakalı yemek için kabuğunu soymalısın.

 

“Ah, hatırladım. Sen aciz ve sığınmacı bir şekilde onlara yaklaşıyor, peyk oluyordun onlara. Onları çözümlüyordun. Dost ve düşmanlarını öğreniyor düşmanlarına düşman, dostlarına dost oluyordun. Kendini tanıtıyordun. Değil mi?”

 

Masumiyet korunabildiği kadar samimiyetsiz bir kullanışlığa da sahip kuşkusuz. Yine de, diye düşündü ve “Onlarla konuşuyorum. Hemen önce. Tetikten.”

 

“Şunu kesinleştirelim mi: dostlarını mı öldürüyorsun?”

 

“Hayır.”

 

Bu sözde soru cümlesinin cevabıydı sadece. İkinci tavşan arayı açıyordu. – Demek ki Mikail böyle şeylerle uğraşıyordu: tavşanlardan birinin daha hızlı koşması!

Bardağı eline alıp boş olduğunu anladığı anda kadının kirpiklerinin ucuyla attığı bakışın diğerlerinden uzun sürmesi rahatladığını gösteriyordu.

 

“Ben dostlarım, tanıdıklarım gibi ayrımlar yapmam. İnsanlar ve ben.”

 

Çevresindeki elektronik aletlerin çeşitliliği ya da daha renkli kıyafetleri olduğu için modern sayılan insanın aslında on beşinci yüzyıldaki züppe, cahil ve gururlu bir soyludan farkı yok. Küstahlığın açtığı kapıyı ahmaklık kapatıyor hala. Ya da tam tersi. Anlatılabilmesi mümkün ne çok şey bu nedenden dolayı analatılamayacağı için heba oluyor. Bir tür pervasızlık bu. İşte şimdi de masumiyet korku feveranı ile aynı noktaya geliyor.

Bu sihir. Geride kalan tavşan kızıl bir tilkiye dönüşüyor. Sık ağaçların olduğu yere koşan tavşanla arayı kapatıyor. İnce, gergin bacaklarının pirinç seçen bir elin parmakları gibi açılıp kapanışı yavaşlıyor oysa. İleride, öndeki tavşan seyrek çalıların oraya ulaştı. Tazı pirinçleri tane ile taşıyan bir elin parmaklarının dikkatinde başını öne verdi ve durdu. Tavşan çalıların oradan ağaçların arasına girip kayboldu.

Horozu yavaşça indirme zamanı. Her sürek avının haini avcıdır. Bugün bereketsiz bir gündü.

İsgara paketini ve kibriti hızlı bir hamle ile trençkotunun cebine indirdikten sonra kalktı. Düğmelerini iliklerken “Bugünlük bu kadar.” Düğmelerle cümle eş zamanda bitti. Kadını masanın diğer tarafında tam karşısına aldı her zamanki gibi başı ile nazikçe selamladı. Geriye çıktı. Sandalyeyi düzeltti ve denize bakan pencerenin önünde kadını kurgusal düşünceleri ile başbaşa bıraktı.

Odadan koridora, koridorun sonunda sol taraftaki merdivenlere ölçülü adımlarla ilerledi. On üç basamak. Merdivenlerin onu ulaştırdğı sofayı geçip bahçeye açılan kapıya geldi. Bahçeye çıktı. Kapıyı özenle kapattı. İki tarafı adını bilmediği çiçeklerle bezenmiş bahçeyi katetti. Dış kapının mandalını kaldırırken geriye döndü, baktı. Yola çıktı. Kapıyı kapatırken tekrar baktı. Mandalı yerine oturtunca iskeleye inen yokuştan inmeye başladı. Bir sigara yaktı.

İskeleye kadar yirmi iki dakika. Saatine baktı. Vapura yirmi beş dakika.

Çevresine, insanlara ilgisiz yürüdü. Bisiklet binen balon etekli kadını görmedi. Faytondaki almanları. Elele yürüyenleri de.

Karakol. Kritik nokta. Sakin.

Hala orada oturuyor olmalı, pencere kenarında. Polisler sakin, sohbet koyu. Vapura on dakika. Sol taraftan. Kafeler, lokantalar.

Meydandan tekrar sola. İskele.

Küçük büfeden bir paket sigara, yeni bir kibrit. Önlem.

Gişe. Kadıköy bileti.

Çığırkanın sesi yükseliyor. Beş dakika. Bilet kontrolü.

Arka taraftaki ahşap sıralar. Siren.

Vapur sireni.

Sular köpürüyor.

Sırtını geceye veren herkes acı çekmiştir, demeliydim. Ya da…

Artık önemi yok.

Çingene, el sallıyor!

Yine geleceğim, yine…..

ESKİ BEYRUT’TA DANS..

 

 

Sözcükler ağzından engebeli bir yokuştan koşarak inen küçük sözcükler gibi dökülüyordu : iki yakası birleşmeyen toprağa ne denir biliyor musunuz? 

Sonunda olan oldu, ayağı en büyük taşa takıldı ve soruyu kendi cevapladı : Filistin..

Kuşkusuz makarna için kaynatılan suya tat vermesi için koyulan şarap doğru hesaplanmamıştı. Zaten fransız bir ahcıdan makarna istenmemeliydi. Durum tamamen buydu. Beyrut’ta garip bi akşamdı.

Kuzey kuşkusuz yokuşa tırmanmaktı. Başı sallanan gözleri bayılmış bu adamın adımları ise boşuna idi. Ne kadar da düşse yere vuramayacaktı. Bazen olurdu böyle şeyler. Bir anda hatlarda bir karmaşa olur, ölçüsü kaçmış rum şırası akıl duvarlarını yıkar ve kalbin en acılı, en savruk, en keskin, en öfkeli yanları her şeyi kaplardı. Öyle olmuştu. Düşüş ve taşkınlık.

Herkes ona bakıyordu. Önemli değildi onun için. Çünkü her şey daha önce bir yerlerde olup bitmesine rağmen bozuk bir makine gibi aklının kirli perdesinde tekrar tekrar tekrar ve tekrar oluyordu. Birileri vardı. Birileri yoktu.

Hayat tersinmez olabilirdi ama acılar için bunu net olarak söyleyemiyoruz. Bu adam, Ruhat, işte bunu ispat ediyordu. 

Bazen anlama’nın dairesi ortaklaşmanın söze dayanmasından daha geniş bir çerçeve istiyordu, bu öyle anlardan biriydi. Kim anlayabilirdi Ruhat’ı burada? Pek az kişi. O pek az kişinin de çoğu onu duygusal bir kaybeden olarak görürdü. Ama Ruhat’ı tanımak onun üç kardeşini gömdüğünü bilmek, evi roketlendiğinde içerdeki annesi ve eşini kurtarmak için vızıldayan çelik arıların içinde onunla eve koşmaktı. Bunlar olmadan Ruhat’ı anlamak olmazdı. 

Olmadı da.

Bazı şeyler bazıları için sadece bir derttir. Bazıları için dert olan o şeyler ise başkalarının hayatıdır. Sufli bir dert yakıcı değildir, derler. Onun gibi bir şey. Ama işte bu yakıcı bir dertti : Filistin.

Yasal dengelerin dışına taşmışların sıkça uğradığı ve intifada kaçaklarının dünyaya dağılmadan önce konakladığı Eski Beyrut’ta ise artık çok şey itibarını yitirmişti. Oysa acının, ölümcül bir acının, dahi bir itibarı olmalıydı. Belki Ruhat onu geri çağırıyordu.

Ruhat’ın çıkışı ile değişen ortamda çelikleşen bir sessizlik vardı. Otomobil tamircileri ve küçük sanayi dükkanları için yapılmış, altı sene önceki bombardımanda yerle bir olduktan sonra Ortadoğu tatili yapacak olan yabancılara eğlencelik yerler kurmak için fırsatçılar tarafından barlara çevrilmiş bir muhitti artık buralar. Eski Beyrut mazide kalmıştı.

Gözlerinde alaycı bir acıma ile yorgun bir adamı süzenler her zaman tanımlanması güç bir cesaret atağının kestirilemez oluşundan korkarlar. Bunu anladım. Bıçakla kesilmiş müziğin ortasında diğer masalardan bakanların çoğunda bu seçilebiliyordu. Ruhat masada toplanırken onların kimilerinin gözbebekleri büyüyüp küçülüyor, kimilerinin bakışları kaçacak yerler arıyordu.

Susmak ve ne olursa olsun demek benim dostluğumun emarelerinden biriydi. Tam da zamanıydı.

Ortada donakalmış garsonun, masalardaki bakışların ve utanmaz fısırdaşmaların arasında Ruhat’a bakıyordum. Başını geriye atıp saçlarını düzeltiyordu. Sonra ellerini  masanın iki yanına koydu.  Etrafına baktı. Acının en kesif anda ve en telafisiz düşüşte bir anda nasıl bir kanat olduğunu anlatıyordu bana bakışları. Yargılarımdan utanmıştım. Çevredekiler ise hala az önceki çıkışın, Ruhat’ın sersemletici derecede aşkın kendine gelişinin hayreti içindeydiler.

Eski militanlar, liberal yazar adayları, üniversite öğrencileri, kaçaklar, iki taraftan da firariler, birkaç turist masamızın üzerinde gözlerini kaydırıyordu. 

Ruhat bir anda hepsinin bakışlarını avucunun içine aldı.

 

“Az sonra sabah olacak. Hepiniz dertlerinize kavuşacaksınız. Gerçek dertlerinize. 

O büyük dertlerinizin yanında sanırım biz yapışkan bir asya gününe benzeyen bir yaz öğlesi terlemiş alnımızı kirli mendilimizle silerken öksürerek masaya yığılanlardan olacağız. Önümüzde bir gazete. Ölüm ilanlarının seri ilan gibi basıldığı bir gazete. Kül tablasında Türk tütünü sarılmış sigaramız tüterken. Evet! Böyle ölebiliriz. Eğer daha önce ölmemişsek! Bu bir ajitasyon mu, bazı şeyler gerçektir. Ne yazık ki kavramlarınızın iflas ettiği yere de Filistin denir!”

 

Çıldırmış bir köpek ormanda çakallara vaaz veriyordu. Aslandan kaçan ve sırtlanla bozuşmak istemeyen çakallara. Ruhat’ın kelimeleri tonlarca ağırlıktaydı. Temaşa ya da ilmi siyasete yer bırakmayan bir ağırlıktaydı. Alt üst olmuş beynim ve kalbimle ona gizlemeye çalıştığım bir hayretle bakıyordum. Her kelimesinde bir anıda, bir acıdan bir kare esip geçiyordu. Kör edici bir yoğunlukta geliyorlardı, arka arkaya. Garson bulduğu ilk boş sandalyeye oturmuştu. Barın oradaki işletmeci sütuna dayanmış ve herkesin sakin kalmasını istercesine bir rahatlık içindeydi.

Yaşamak için nedenleri olan bir insan acı çeken bir insandı. Deneyimlenmiş olan acı bir dahakine daha az acıtmıyordu. Yara her bıçak darbesinde derinleşir. İnsanın feryadını azaltan acıya alışmak değil yaradan yorulmaktı. Bunu anlamak kemiğe kadar inmiş bir kamayla da mümkündü tüm sevdiklerinizi gömdükten sonra yedek şarjörünüzü kontrol etmekle de. Hayat çok garipti. Bazen bir türlü ölemezdiniz. Ne yaparsanız yapın yaşayamadığınız halde üstelik. Bir adım ötenizde olmasına rağmen elde edemediğiniz onca şeyin yoksunluğunda yaşamak garip bir şeydi. Bilmek batılılarda düşünsel bir acı verir, bizde ise önce kalp acır. Böyle diyordu Ruhat. 

 

“Kalkerli portakal bahçelerinde bomba çukuru veya yangından arta kalan biraz yeşil iyi bir özlem nedenidir. Denizden gelen koku da öyle. Yosun,tuz ve elimizi gözümüze siper edip bakamayacağımız o uzak yerlerden gelen flora ile karışık deniz kokusu. İyi nedenlerdir bunlar. Üzerinde tel örgüleri olan beş metrelik bir duvar ile çevrili,denize sadece yüz metrelik bir bahçede yaşıyorsanız birkaç iyi nedeniniz olmalı. 1985 yazı böyle geçti. Biz o denize hiç giremedik. Orada olduğunu bilmek yetiyordu. Özgürlük gibi. Orada bir yerlerde idi. Ama kesinlikle burada değil. Bu topraklarda değil!”

 

Çünkü ruhlar yenilenmedikçe olmayacaktı. daha çok ölmemiz gerekiyordu belki de. Belki de daha çok ölemediğimiz için olmuyordu. Ne olması gerekiyor?

 

Cam kırılması gibi bir soruydu bu. Herkesin bir sıyrığı vardı. Arşın için iki kol da kırılmıştı o an. Ruhat hiçbir plan gözetmeden ama düğümleri iyi atılmış bir halatı herkesin boynuna aynı anda geçirmişti. Ne olması gerekiyordu?

 

“Dün birkaç haber dinlediniz. Ambargo ve tünelleri okudunuz. Vah ki ne vah! Belki birkaçınız sarhoş olmadığınız bir gece intifada şehitleri için Yasin okudunuz. Belki para topladınız. Belki sayfalar dolusu yazdınız. Belki televizyonlara konuştunuz. Oturup çocuklar gibi tepinerek ağladınız belki. Belki küfrettiniz ve bir an için sizi keskin bir noktaya taşıdığınıza inandığınız silahınızı tuvalette sakladığınız yerden çıkarıp ‘evet şimdi bu sefer gidiyorum ve hepsinin canına okuyorum’ dediniz. Ama hala buradasınız. Çünkü hiçbiriniz gerçekten dans etmeyi bilmiyorsunuz! Çünkü nefes almak hiçbir zaman sizinki kadar ucuz değil orada. Evet, titreyen ellerim ve önümdeki boş kadehlerle burada sizinle olmam benim de dans etmeyi bilmediğimi gösterir değil mi? Haklısınız! İyi bir dansta taraflar ölmeli ve ruh dağılmalıdır!”

 

Dans asla iki kişiden ibaret değildi. Her zaman insan ruhunu aşan, onu tanımlayan ve onun tarafından tanımlanan ve tanımalandıkça yine tanımlayan bir gayya gibi başka bir şey de vardı dansta : Müzik. Tek başına notalar ya da seslerle anlatılabilecek bir şey olarak gördüğünüz şey müzik değildi. Elif, Lam, Mim. Buradaki ruh bir ses ve ölçü dışındaydı. Hayatın müziği de öyle. Ölümcül bir kaynaşma içinde, kakafonik, üst üste binmiş milyarlarca tını ve çeşitli harmonik diziler içinde ve aritmik detayların çalparasıyla dans etmek için kulaktan daha başka bir şeye, akıldan daha başka bir şeye ihtiyacınız vardı: Bir kalbe.   

Yumruğunuzla eşdeğer olmayan bir kalbe. Sadece aşık olmayan. Garip bir basınç yaşayabilen ve içinde bir hava akımına tutunmuş albatroslar gibi bir çok şeyi sürükleyebilen. Aklı olan ama akılla bağdaşmayan bir kalbe.

 

“Akıl tüccardır. Ölçülebilir değerler ister. Dolar ya da Sterlin gibi. Varil hesabı yapar ve mermi. Ceset sayar. Daha çoğunu bulunca artık alt değerler sadece birer rakamdır. Altı fazda ya da on sayıda türevler sonsuz derler. Acıdan bahsedince sonsuzluk büyüleyiciliğini yitiriyor ne yazıkki. Bir insanın kalbinde ölçülemez bir değer silsilesinin nerede biteceğine karar veren şey farazi esameler değildir. Hiç, bir 200’lük ağır makineli mermisi gördünüz mü? Bundan bahsediyorum işte! Yaşamaktan, dans etmekten ve elle tutulamayan gerçeklerden!”

 

Yeniden bir esrime haline girdiği sanılabilirdi Ruhat’ın ancak kesinlikle bilincin doruklarındaydı. Ve kimsede onun esriyip esrimediğini düşünecek hal yoktu. Herkes bir yerlere dalmış kalbine ne olduğunu düşünür gibiydi. 

Ruhat ise artık sözlüklerin yetişemeyeceği bir manayı mecazlara vuruyordu. Kurşun yaralarını da sayarsak dokuz yarası olan bu adam vurmaya ve vurulmaya alışıktı. Ancak şimdi inleyen bu çatının altındaki insanların bilinçleri idi.

 

“Rababe’de ya da El-Bustan mahallesinde doğan çocuklar konusmadan önce dans etmeyi ve bir kaleşnikofu söküp takmayı öğrenirler. Çünkü hayat ölümcül bir müziktir. Duymamanız onun öyle olduğu gercegini degistirmez. En berbatı bile böyledir. O bir ritm sunar. Çınlayan kurşun sesleri ile küçük vurmalılar önce giriş yapar. Buna bir M16 da diyebilirsin. Sonra küçük yaylılar ve alto bir ses. Koroda düzensiz bir enstrüman olarak ağıtlar vardır. Artık şef – parmağı ile gökyüzünü gösterir o an – herkesi kendi haline bırakmıştır. Üç yüzlük toplar ateşlendiğinde Akdenizin öteki yakasında Cebelitarık bekçileri kötü bir rüyadan irkilerek kalkar. Onlar su içerken dudak yuvalarından damlayan sular ile Rababe’de bir çocuk ölülerini yıkar. Sahne tamamen ölülerle doludur. Ama onlar ölmeden önce dans etmişlerdir!” 

 

Ayağa kalktı. Bilinç duvarları yıkılmış ancak kalbin öfkeli, kesif ve onulmaz yaralardan gelen sıçrayışlı anlarının değil, bilakis özbeninin ayakta durmaya çalışan acıları ile durgunlaşmış hali gözüme çarpıyordu. Beni kendi sözde bilgeliğimden utandıran bir halde.

Hadi, der gibi elini savurdu. Kapıya doğru giderken ben de ayaklandım. Ardına düştüm. Bir ara durdu. Döndü. Sertçe bir şey tembihlercesine işaret parmağını sallayarak pimi çekti.

 

“O son gece saçlarından savrulan geceye baktı, durdu, nefes aldı. En acısı buydu. Pervaza dayanıp bir şarkı tutturdu. O şarkıyla sabahı bulduk. Gölgelerin içinde bir şeyler var, dedi. Başını eğmesini söyledim. Omuz silkeledi. Korkmuyordu. Öğlen kentin balo salonunda devrilmiş masalara rağmen vals yapmaya çalışan birçok beceriksiz fakir çocuğun arasında elimde bir otomatik silahla evime doğru giden roketi gördüğümde koşmaya başladım. Alnımda inanılmaz bir direnç oluştu. Artık neyi soluduğumu biliyordum. Koştum koştum koştum. Bir anda perde atlamıştık. Yakıcı bir seviyedeydik artık. Adagio’dan agitato’ya! ciğerlerime dolan şeyin tıpkısı alnımda patlarken ben bir zencinin çaldığı piyanoya yetişmeye çalışan zavallı bir kaval gibiydim. Hem acınası hem uyumsuz. Patlama olduğunda pes bir perde yakaladı hayat. Çağrışıma kapalı bir uğultu. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Acının yenilir yutulur tek evresi o dolce hum evresi. Ama birden her şey eski halini aldı. Şiddetli bir yanma içimde dışımda karşımda. Dans sonuçlarını vermişti. Ölüler için artık yaşayanların ve müziğin bir ehemniyeti kalmaz anlıyor musunuz? Ama yaşayanlar için hala dans etmek gibi bir umut vardır!”

 

NİMBÜS – tiyatro oyunu –

 

 

NİMBÜS

KİŞİLER :

 37 kişi.

 

ZÜHRE: Kadın. 30’larında.

FERZAN: Erkek. 30’larında.

CEBRAİL: Erkek. 50’lerinde.

MİKAİL:  Kadın. 50’lerinde.

NİMBÜSTEKİ 1. MELEK:  Erkek. 20’li yaşlarında.

NİMBÜSTEKİ 2. MELEK:  Kadın. 20’li yaşlarında.

ŞEYTANLAR: Beş Erkek. 30’larda.

MELEKLER:  Beş Kadın. 30’larda.

İNSANLAR: On erkek, on bir kadın. 30’larda.

 

OYUNUN ZAMAN VE MEKANI : Dünyanın sonundan hemen önce. Cennette, dünyada ve cehennemde.

 

Perde 1 / Sahne 1

 

(Beyaz kitonlar içinde iki melek sahneye girer. Işık meleklerdedir. Sahnenin ucuna kadar gelirler. Aşağıya bakarlar.)

 

1. MELEK : Kaç tane oldu?

2. MELEK : Çok… Çok fazla! Gidenlerin çoğu orada öldü.

1. MELEK : Ne zaman bitecek bütün bunlar?

2. MELEK : (Endişeli) Bilmiyorum. Ne zaman bitmesi söylenirse o zaman. Ama ne kadar yakın ya da ne kadar uzak bilmiyorum.

(Zühre sahneye girer. Konuşan melekler bunu hissetmiş gibi birkaç adım geri çekilirler.)

1. ve 2. MELEK : (Aynı anda.) Zühre!

ZÜHRE : (Kızgın) Size nimbüslerden uzak durun demiştim!

1. MELEK : (Kısık bir sesle) Ama kardeşlerim–

ZÜHRE : (Kızgınlıktan sevecenlik ve hüzne doğru bir sesle ) Ne olursa olsun!… Beni anlayın. Ne çok yitimi aynı anda hissettiğimi bilemezsiniz. (Elini gitmeleri gerektiğini anlatan bir şekilde savurarak)Haydi, şimdi ihtisas cennetindeki çocukların korkularını yatıştırın…(hüzünle duraksar, neden sonra kendi kendine) Evren..Evren öyle karışık ki ne sizin nimbüslerden düşmenizi kaldırabilirim ne de cennetteki çocukların korkmasını. Haydi! (Elini savurur) Onlara kevserden içirin. En azından bu ateş toplarının kesif dumanından yaralanmış ruhları rahatlasın.

(1. ve 2. Melek eğilerek geri çekilir ve çıkar. Zühre sahnenin en ucuna gelip aşağı bakar. Zühre aşağı bakmaya devam ederken arkasında beyaz kitonlar içinde melekler ve siyah paçavraları ile şeytanlar, insanlar sahneye girer. İnsanların birbirleri ile mücadelesi canlanır. Melekler ve şeytanlar yokmuşçasına insanlar aralarında kavga ederler, birbirlerini öldürürler. Melekler çevrelerinde durmaları için insanlara yakarırken şeytanlar bıçakların saplarına destek verir. Tüm bunlar yavaş hareketlerle mim üzere ortaya konur. Arkadaki mücadelede ilk insan düştüğünde Zühre kulakları sağır eden bir çığlık atar. Çığlıkla şeytanlar kaçar melekler kapanır ve insanlar ölür. )

(Sahne Zühre dışında kararır. Zühre aşağı bakmaya devam ederken olduğu yerde salınmaya başlar.)

CEBRAİL (dış ses olarak) : (Ölçülü bir öfkeyle) Biat ettiğin ne varsa yitirdin! Ne insandan öte ne şeytan ve kölelerinden ziyade değilsin artık! Sana yıkılmak üzere olan sunakta kandan ve candan bir eza layıktır! Artık varlığındaki acının yerini tam olarak bileceksin Zühre! İn oradan aşağı!

 

(Sahne kararır.)

 

Sahne 2

 

(Zühre beyaz kitonundan yoksun, çırılçıplak sahnenin ortasında. Sahne loştur. Bacaklarını göğsüne çekmiş, başını dizlerinin üzerinde birleştirdiği kollarına düşürmüştür. Ferzan elinde bir içki şişesi ile sahneye girer. Sallanıyordur hafifçe. Bir iki küçük adım atar. Zühre’yi fark edince durup bakar. Şişeyi yere bırakır. Bir adım daha atıp dizlerinin üzerinde eğilir bakar. Neden sonra kalkıp Zühre’ye yaklaşır.)

 

FERZAN : E, şey.. İyi misiniz?

ZÜHRE : …..

FERZAN : (Omzuna dokunarak) İyi misin?

ZÜHRE : …..

FERZAN : İyi olmadığın belli ama, ne bileyim işte ya. (Birden bayağılaşır, Zühre’yi sarsarak ) Aloo!! Orada kimse var mı

ZÜHRE : (Zorlanarak) Evet…

FERZAN :  Hah ya! Sonunda! Ne oldu sana böyle?

ZÜHRE : Düştüm…

FERZAN : Düşeni Allah görür diyeceğim ama bugünlerde sanırım çok meşgul. (Neden sonra endişe ile etrafa bakınır ve fısıltıyla) Kıyamet filan işte, bilirsin.

ZÜHRE : Bilirim..

FERZAN : (Ceketini çıkarıp Zühre’nin üzerine ardarken) Yarım saate kalmaz buralar kaynamaya başlar. Güvenli bir yere gitmen gerek. Ceket sende kalsın. Belli mi olur (gökyüzüne bakar gibi, alaycı) bir puan bir puandır.

(Ferzan dönüp şişeyi almak için adımını attığında)

ZÜHRE: Gidecek yerim yok.

(Ferzan durup Zühre’ye döner)

FERZAN : Hmm..Nasıl yok?

ZÜHRE: Gideceğim yerden geldim. Gidecek yerim yok.

FERZAN : (Düşünceli) Anlıyorum. Peki nereden geldin?

ZÜHRE: Gidecek yerim yok ve çıplağım.

FERZAN: Ben de sarhoşum. Yani. Sanırım. (Güler)

ZÜHRE: (Ceketi sıyırıp Ferzan’a doğru atar.) Beni rahat bırak.

FERZAN: Güneş battığında hayatta kalmak için ya bir ermiş olmalısın ya da iyi bir asker.

ZÜHRE: İkisi de değilim.

FERZAN: (Ceketi yerden alırken) Ne istiyorsan o ol. Ben gidiyorum. Anlaşılan sen de şu sonunda dayanamayıp kafayı yiyen tiplerdensin. Neyse ne. (Şişeye yönelir) Bahçelerden, yıkıntılardan, geniş alanlardan ve ucunu göremediğin ara sokaklardan uzak dur. Şansın varsa bu geceyi karanlıkların içinde saklanarak gölgelere yem olmadan geçirirsin.  (Elini alnına siper ederek ileriyi gözler. Ceketini giyip yakasını kaldırır. Şişeyi yerden alır, son bir kez Zühre’ye bakar. Geldiği yönden sahneden çıkar.)

(Zühre, Ferzan uzaklaşınca çevresine bakınmaya başlar. Sonra başını kollarının üzerine düşürür. Sessizlik olur kısa bir an. Daha sonra garip hırıltılar, küçük inlemeler ve acı nidaları gelir uzaktan. Yavaşça yükselmeye başlar. Ayak sesleri eklenir seslere. Yaklaşıyorlardır. Ayak sesleri de diğer sesler de. Sesler doruk noktasına ulaşınca Ferzan koşarak sahneye girer. Zühre’yi bir iki adım geçmiştir ki hızla geri döner. Ceketini Zühre’nin üzerine atar, onu kolundan kavrar kaldırır. Sürüklercesine Zühre’yi de yanına alır. Sahneden çıkarlar. Onların çıkışı ile aynı anda Ferzan’ın geldiği yönde siyahlar içindeki şeytanların eşlik ettiği cinayet, nefret ve talan kalabalığı sahneye girer. Birkaç insan sahnede ölür. Talan ve karmaşa içindeki kalabalık sahneden çıkarken sahnede sadece yerdeki ölüler vardır. Ölülere vuran ışık dışında sahne karanlık hale gelir. Melekler beyaz kitonları ile bir taraftan sahneye girerken diğer taraftan şeytanlar girer. Bir seronomi gibi yavaş ama ritimli ve düzenli devinimlerle hareket ediyorlardır. Melekler ölülerin üzerine kapanır. Melekler ağıt ve acı içinde olduklarını belli eden hareketlerle yavaşça salınırlar ölülerin yanında. Şeytanlarsa ölülerden birkaçını acı içinde salınan meleklere aldırmadan alıp götürürler. Melekler kalan birkaç ölüyü de alarak sahneden çıkar. Sahne kararır. )

 

 

Sahne 3

 

(Ferzan’ın evi. İki koltuk bir sehpa. )

(Ferzan sahneye girer.)

FERZAN: Giyindin mi? (Duraksar) Ya senin adın ne?

(Zühre sahneye girer. Ferzan ona beyaz bir elbise vermiştir.)

ZÜHRE: Zühre..

(Bir anlık hayranlık bocalamasından sonra)

FERZAN: Şey, güzel. Yani ismin. Biraz eski bir isim ama ölmen için yeterli bir neden değil. (GülerBoş bulunduğunun farkına varır. Koltuğu işaret ederek) Otursana. Bu arada elbise çok güzel olmuş. (Zühre oturunca o da oturur.) Yanlış anlama ama. (Toplamaya çalışır.) Bir şey içer misin? Su?

ZÜHRE: Evet, su.

FERZAN: Hemen getiriyorum.

(Ferzan sahneden çıkınca Zühre etrafına bakınmaya başlar. Kalkar koltukların arkasını dolaşır. Sağa sola bakınır. Neden sonra sahnenin önüne doğru ilerler. Bir perde varmış gibi, açarken Ferzan sahneye girer.)

FERZAN: (Telaş ve korkuyla) Hayır!!

(Zühre mim’i bırakır. Ferzan Zühre’nin yanına gelir. Suyu ona verir.Varsayılan perdeyi düzeltir. Endişelidir.)

FERZAN: Sakın bunu yapma.

ZÜHRE: (Sudan bir yudum aldıktan sonra) Tamam.

(Zühre geriye döner, oturur. Ferzan da onu takip eder.)

FERZAN: (Az önceki tepkisini affettirmek istercesine.) Her yer birbirine girmiş halde. Gündüzler çok tehlikeli değil, en azından benim gibiler için. Ama güneş battıktan sonra her şey değişiyor. Son yıllarda yaşadığım yeri, insanları tanıyamaz oldum. Biliyorsun işte, şu ekonomik kriz. Birkaç ay süren nükleer savaş filan. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Öyle işte yani. Biliyorsun. (Neden sonra) Biliyorsun değil mi?

ZÜHRE : Biliyorum..

FERZAN: Tabi ki bileceksin. (Güler) Ya neredensin Zühre?

ZÜHRE: Mekkeliyim.

FERZAN: (Şaşkın) Ne!?

ZÜHRE: Mekke. Bilmiyor musun?

FERZAN: Biliyorum tabi. Ama, ne bileyim. Şaşırdım.

ZÜHRE: Normal.

FERZAN: Öyle diyorsan.

ZÜHRE: Kıyamet ne zaman kopacak?

FERZAN: Ben de tam bunu sen söyleyebilirsin diye düşünüyordum  a-

ZÜHRE: Belki hiç kopmaz.

FERZAN: Yo, yo, yo!! Bütün bu eziyeti daha uzun süre çekemem. Ya bir an önce ne olacaksa olsun ya da her şey eski haline dönsün.

ZÜHRE: Normale dönmesi için tek şansınız var.

FERZAN: (Şaşkın ve soru dolu) Şansınız?

ZÜHRE: Öylesine…Yani öylesine söyledim şansınız diye. Ama sonuçta tek şans var.

FERZAN: Söylentiler var, evet. Her gün yarın deniyor. Ne devlet ne ekonomi ne düzen ne ahlak tüm olup bitenleri geri alamaz artık. Ah, inan parkta öpüştüğüm için beni bastonuyla tehdit eden yüzü sarkmış amcaları bile özledim. Ama onlar kurtarılmış olduğu söylenilen birkaç din merkezine sığındılar. Onlar için burada yaşamak çok zor. Sen de bunu az kalsın öğreneceksin. Ya da öğrenemeden…(Bir anda boş vermişlikle) Amaaan, ne olacaksa olacak. Bize mi soracaklar sanki. Ama yine de söylentiler umut veriyor. Daha geçen gün yukarıdaki hipermarkette yiyecek takas etmek için gittiğimde söylediler. İki gün sonra büyük gün, dediler. Yani yarın. Bakacağız.

ZÜHRE: Ne olacaksa bir an önce olsun bence de. Yaşadığımız her an bu zulmü güçlendiren bir besin kaynağı. Bir an önce ölmek en iyisi.

FERZAN: Diyorsun.

ZÜHRE: Dedim ya.

FERZAN: Tamam tamam. Neyse olan o olsun. En azından bu gece bize ölüm yok. Kapılar üç kat kilitli. Arkalarında dayanaklar sağlam. (Az önce Zühre’nin açmaya yeltendiği pencereyi göstererek) O pencere hariç hepsi dışarıdan ve içerden demir parmaklıklı ve siyah bezle kaplı. O pencere ön cephe olduğu için ihtiyaç duymadım. Nasılsa üçüncü kattayız. Düz duvar. Kimse çıkamaz.

ZÜHRE: (Düşünceli) Üçüncü kat.. Güzel kattır.

FERZAN: Evet, güzel.

(Suskunluk)

FERZAN: Buralara nasıl geldin? Yani neden? Anlat yahu. Hayatını kurtardım biraz tanımamda sakınca olmasa gerek.

ZÜHRE: (Uzunca süzer Ferzan’ı) Çok iyisin. Daha iyilerini de gördüm ama bu çağa göre çok iyisin.

FERZAN: (Gülümser) Biraz kötü alışkanlığım var ama, eh işte iyi olmaya çalışıyorum. En azından kendime karşı. (Merak uyandırmasını bekleyen bir sesle) Peki neden? (Alaycı) Bir puan bir puandır.

ZÜHRE: Bu yaptığın iyi değil.

FERZAN: Ne yaptım ki?

ZÜHRE: Bir puan.

FERZAN: Eee az önce iyiydim hani? Hem bunda ne var ki?

ZÜHRE: Tanrıyla dalga geçemezsin.

FERZAN: Ben tanrıyla dalga geçmiyorum ki. Kendimle geçiyorum. (Durur) Karşımda bir Mekkeli ve ben neden bahsediyorum. Çok özür dilerim Zühre.

(Ferzan yanlış bir şey söylemiş gibi donakalır bir an. Sonra yüzünü kaçırır. Oturuşunu değiştirir. Zühre başını eğer biraz. İlk defa gülümser. Adını ilk defa o bildik – Cebrail/dış ses – dışında duymuştur. Ferzan’ın çekimserliği hoşuna gider. Ferzan gözünü kaçırdığında tebessümle ona bakar. )

ZÜHRE: Önemli değil – . Peki senin adın ne?

FERZAN: Ferzan.

ZÜHRE: Sen gerçekten iyi birisin Ferzan. Sevgi var içinde.

FERZAN: (Sevinçli, heyecanlı, gülümseyerek) Evet! Evet! İşte beni anlayan birisi. Hoş biri bile yokken anlayanı cabası oldu ama. Bu on blokluk çevredeki tüm farelere sorabilirsin ki ben sevgi dolu biriyim! Ve sen de –(Aniden susar)

ZÜHRE: Ben de?

FERZAN: Öyle işte.

ZÜHRE: Peki o zaman. Ne zamandır burada yaşıyorsun?

FERZAN: Sanırım dört yıldır. Ama günler ve aylar zamanla karıştı ve önemsizleşti. Takvim ya da zaman kimsenin umurunda değil. Sadece ya iyisin ya kötü. Ya hayattasın ya da ölü. Tek önemli olan şey bu.

ZÜHRE: Peki sen?

FERZAN: (Gülümser) Sen söyledin, ben iyiyim.

ZÜHRE: Evet… iyisin.

FERZAN: Geç oldu sanırım. Uyumak istersen uyuyabilirsin. Hem yarın dedikleri gibi büyük gün ise hazır olmamız gerekir. Söylentiler doğruysa tabi.

ZÜHRE: Ne söylentisi?

FERZAN: Tek şansımız, diyelim. (Yumruklarını sıkar. Birkaç tane savurur havaya.) Sahaya iniyor!

ZÜHRE: Ne? Kim ?

FERZAN: /(Parmağıyla yukarıyı işaret eder) O.

ZÜHRE: Uyusak iyi olacak sanırım.

(Ferzan kalkar.)

FERZAN: Ben içerideyim o zaman. Sana iyi uykular.

ZÜHRE: Sana da.

(Ferzan sahneden çıkar. Zühre dışında sahne kararır. Bacaklarını koltuğun üstünde göğüslerine çeker. Düşüncelere dalar gibi yavaşça uyur kalır. Işık hala Zühre’de iken.)

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Dünya halk edildiğinde….

(Sahne kararır.)

 

2. PERDE

SAHNE 1

 

(Zühre koltukta uyuyordur.)

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Adem’i o ırmağın kenarına bırakmış dönüyordum ki güçlü kardeşimi Merih’in orada şakaklarından lavlar gib acı dökerek avuçlarında küçük bir ışık tanesi taşırken gördüm. Sordum, bu ışık tanesinden mi acı çekiyorsun? Bir an bana uzattı. O küçücük şua avuçlarıma değer değmez düşmeye başladım. Kifayetsizliği, pervaneliği, deliliği, acıyı ve tek başına bunlara ve bunlar dışındaki her şeye karşı koyan sevgiyi görüyordum, evrenin sonsuzluğunda acı içinde düşerken! Adeta kordan bir gezegene dönmüştüm. Bir yıldızdan daha büyük daha ölümcül. Mucizevi kanatlarım yalımlar içinde aczi tadıyordu. Gözümün önünde parlayıp sönen ve biteviye parlamaya sönmeye devam eden o müthiş alevlerin ve acının içinden, beni tutmak için yörüngeleri sarsan hızıyla yaklaşan Mikail’i seçebiliyordum. Çığlıklarımla parçalanan gezegenlerin infilak kalıntıları arasından inanılmaz bir süvari gibi gelip beni tuttu. Yavaşladık. Acı…Acı azalıyor gibiydi. Varlığımın zerrelerinde tarifi mümkün olmayan ir kamaşma vardı yine de. Alevler yerlerini buğulu, darmadağın evrene bırakıyordu. Mikail beni durdurmuştu. Boştaki elini uzattı. Ver, dedi. Şakaklarımdaki acı korlarını temizlerken tekrar etti. Ver. Avucunu açtı. O küçük ışığı avucuna bıraktım. Sarsıldı. Tek boyu ile tüm evrende gece ve gündüzün yerini değiştirebilecek olan Mikail’in kanatları, bir serçeninkiler gibi çırpındı.

(Cebrail sahneye girer. Konuşmaya devam ederken. Zühre’nin yanına gelir. Saçlarını okşar. Konuşuyordur.)

O güçlü Mikail yeni doğmuş bir ateşin çırpınışları gibi titriyordu. Ama düşmüyordu. Düşmüyordu Zühre! Bu ne, dedim ona. Aşk, dedi. Zikri ile ay ve güneşin yerini değiştiren Mikail, cılız bir sesle. Su bile balkımazdı o sesle Zühre! Çünkü aşktı o. Neden, dedim. Olmazsa olmayacak,dedi. Anlamadım. Acıyla tebessüm etti Mikail. Gerisin geriye arkasında ateş izleri ve karanlık acı noktaları bırakarak yoluna koyuldu. Külü takip ettim. Onun izini. Buraya, dünyaya geldi. Adem uyuyordu. O küçük ışığın birazını göğsüne bastı. O gün denizlere inilti verildi. Adem’in yanından Havva’ya gitti. Onun da uyuyan göğsüne kalan ışığı bastı. O gün ormanlara uğultu verildi Zühre. Ve kanatları tekrar şahanlaşan Mikail bir anda kayboldu…. Küçüğüm, ben kendimi o acıyla tecrübe ettim. Başaramadım. O daha duyarlı bir varlık içindi. İnsan içindi. Ama insanlar da başaramadı. Şimdi tek bir şansları var, evet. Ve bunun için birimizin feda edilmesi gerekiyordu. Ah, Zühre’m! Ne güzel bir yıldızdın sen!

(Bir süre susar. Zühre’nin saçlarını son kez okşadıktan sonra varsayılan pencere yaklaşır. Pencerenin önüne geldiğinde) Mikail!!

(Mikail arkadan girer.)

MİKAİL: Buradayım.

CEBRAİL: (Ona dönerek) İşe yarayacak mı?

MİKAİL: Yaramazsa hepimiz ateşin tadına bakacağız.

CEBRAİL: (Daha vurgulu) İşe yarayacak mı?

MİKAİL: Bilmiyorum.

CEBRAİL: Yapalım.

(Cebrail, Mikail’le Zühre’nin uyuduğu koltuğun önünde buluşur. Mikail avuçlarını açar. İki solgun ışık parçası belirir. Birini Cebrail’e uzatır. )

CEBRAİL: Sen insana.

MİKAİL: Artık o da bir insan.

CEBRAİL: O Zühre!

(Mikail çıkar. Cebrail ışık parçasını Zühre’nin göğsüne basar. Bir süre öyle kalır. Gözleri kapalıdır. Doğrulur. Sahne Zühre dışında kararırken çıkar.)

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Adem ile Havva kırk bir gün uyudular ve uyandıktan sonra göğüslerinde yanan alevle kırk bir yıl birbirlerini aradılar…Zühre, affet bizi…

(Sahne kararır.)

 

Perde 2

Sahne 2

 

(Ferzan’ın evi. Zühre uyuyordur. Sahne aydınlanır. Ferzan sahneye girer.)

FERZAN: Amma uyumuşuz. (Zühre’ye bakarak gülümser.) Zühre! Zühre!

(Zühre kıpırdanır.)

FERZAN: Haydi kalk! Ooo öğleni geçmiş sanırım güneş. Batmadan bir şeyler yapmalıyız. (Zühre uyanır. Kendini toplamaya çalışır. Göğsünü ovuşturur.) Bir şeyin mi var? İyi misin?

ZÜHRE: Hayır. Sadece biraz ağrıyor.

FERZAN: (Zühre’nin ayakucuna gelir oturur.) Emin misin? Yani sadece ağrıdığına.

ZÜHRE: (Derin şekilde Ferzan’a bakarken teklifsizce Ferzan’ın yanağını okşar.) İyiyim.

FERZAN: (Zühre’nin yanağında dolaşan elini tutar avuçlarının arasına alır.) Korkuttun beni. Ama sıcacıksın. Bu iyiye işaret.

ZÜHRE: Evet. İyiyim. Bir şeyler yapmaktan bahsediyordun.

FERZAN: (Zühre’nin yanındaki koltuğa geçer. Alaycı.) Hmm. Düşünelim. Sinema salonu savata yıkıldı. Zaten eskisi gibi iyi filmler de yapmıyorlar. Hepsi aynı. Cinayet, sapıklar, ölümler, zombiler filan. Ama şehrin yukarısında bir park var. Oraya gidebiliriz aslında.

ZÜHRE: Park mı?

FERZAN: (Pişman) Ah, evet. Park olmaz. O zaman diğer katlardan takas edecek bir şeyler bulayım. Günümüzün eğlencesi takas ve kahvaltı olsun. Ne dersin?

ZÜHRE: Peki.

(Ferzan sahneden çıkar. Az sonra sesler duyulur belli belirsiz. Bir kalabalığın uğultusu.  Yaklaşır. Ses netleşmeye başlarken Zühre varsayılan pencereye yaklaşır. Ferzan da sahneye girer. Meraklıdır. Birbirlerine bakarlar. Perdeyi açarlar. Sesler nettir.)

KALABALIK: Kurtuluş! O bizimle!

(Ferzan mutlulukla gülümser. Zühre’ye bakar. Kalabalığın sesi devam ederken)

FERZAN: Dememiş miydim sana! İşte! Ne olursa olsun bizi kurtaracak! Haydi Zühre, onlarla birlikte gidelim!

ZÜHRE:  Ferzan sana bir şey söylemeliyim.

FERZAN: (Telaşlı sağa sola koştururken) Haydi, yolda söylersin Zühre! (Zühre’nin yanına gelip omuzlarından kavrar) Her şeye seninle yeniden başlayabiliriz Zühre! Anlıyor musun beni!?

ZÜHRE: Anlıyorum.

FERZAN: Haydi onlarla gidelim! Artık bitti! Kurtulduk! (Koltukların yanına gider. Arkalarına bakar) Ceketim? Ceketim nerede?

ZÜHRE: İçeridedir.

FERZAN: Ah! Evet ya!

(Ferzan çıkar. Zühre hızla pencereye doğru gelir. Biraz eğilerek elini alnına siper ederek ileriyi gözler. Bir anda korku dolu bir ifade ile geri çekilir.)

ZÜHRE: Olamaz!

(Ferzan girer. Zühre kendini toplar.)

FERZAN: Haydi Zühre! Gidelim!

ZÜHRE: Ferzan, gitmeyelim..

FERZAN: Delirdin mi? Bunu bir daha göremeyeceğiz! Ve, ve bu bizim kurtuluşumuz!

ZÜHRE: (Sıkıntılı) Ferz—

FERZAN: (Üzgün) Benimle kalmak istemiyorsun. Seni anlıyorum. Oysa ben, şey diye düş—

ZÜHRE: Seninle kalmak istiyorum! Bu yüzden gitmeyelim diyorum Ferzan. Beni anl—

FERZAN: Senelerdir bunu bekliyorum. Gökten gelecek ve bizi kurtaracak. İşte, o gün bugün Zühre! Kurtulduk! Seni endişelendiren şey ne?

ZÜHRE: Bu sandığın şey değil.

(Ferzan pencereye doğru yaklaşır. Kalabalığı işaret eder gibi seyircileri işaret eder.)

FERZAN: Bak şunlara! Kimi ne zamandır bodrumundan çıkmamış. Şuna bak, evet, baksana. O bir doktormuş, onu tanıyorum. Birkaç kere takas yaptım. Diğeri bir avcı. Ah, şuna bak, bu kadar yaşlı bir kadın bu konuda yanlıyor olamaz! Haydi gel!

(Çıkışa doğru birkaç adım atar ve Zühre’ye elini uzatır. Zühre bir an kararsız kalır. Neden sonra Ferzan’ın elini sıkıca tutar. Çıkarlar. Sahne kararır.)

 

Perde 2

Sahne 3

 

(Sokak. İnsanlar. Kalabalık huşu içinde sessiz. Bir deve bakar gibi biraz yukarı bakıyorlar. Arkalara doğru Ferzan ve Zühre elele. Ferzan heyecanlı. Zühre endişeli. Güven vermeyen bir ses. )

 

DECCAL: (Dış ses olarak) Biat edin! İman edenler yaklaşsın!

(Kalabalığın bir bölümü ellerini önlerinde bağlar, başlarını eğerek huşu ile sahneden çıkar. Ferzan da gitmek ister. Ama Zühre elinden sıkıca tutuyordur. Onu geri çeker.)

DECCAL: (Dış ses olarak) İman etmeyenler acı ve kederde ilk olacaklardır!  Ben sizin tanrınızım! Bu size ikinci uyarımdır! İman edenler yaklaşsın!

(Kalabalığın bir bölümü daha gider. Ferzan ve Zühre dışında iki kişi kalır. Ferzan yine ileriye doğru atılır. Zühre ağlamak üzeredir. Ferzan’ın elini bırakmaz.)

FERZAN: Neden?

ZÜHRE: (Ağlamaya başlar)  Gitme!

FERZAN: Neden?

ZÜHRE: (Hala ağlıyordur) O bizim tanrımız değil ve…ve ben..

FERZAN: Ne! Saçmalama Zühre! İyi misin? Ellerinde alevden güneşler ve okyanus gezdiren devasa ve bu kadar güzel kaç varlık gördün? Bu ancak tanrı olabilir! Ben gidiyorum!

(Zühre izin vermez. Ferzan kurtulmaya çalışır. Başaramaz. O sırada arkadan bir kalabalık sahneye girer. Ve diğer taraftan çıkar.)

ZÜHRE: (Ağlayarak) Seni seviyorum!

FERZAN: Bunun için son şansımız! Sevgimiz için!

ZÜHRE: (Arkadan bir güruh daha sahneye girer ve Ferzan ve Zühre’yi aralarına aldıkları anda) O tanrı değil Ferzan! İnan bana!

(Güruh geçerken Deccal bir çağrı daha yapar.  – iman edenler yaklaşsın!- Zühre’nin sözleri sönük bir fısıltı gibi duyulmaz. Güruhun sonuna doğru Ferzan Zühre’nin elinden kurtulur. Zühre üzüntü ile öne bir adım atarken sendeler.)

FERZAN: (Çıkışa doğru giderken geri adımlar atarken) Cennette seni bekleyeceğim Zühre!

(Zühre dizlerinin üzerine çöker. Sahne Zühre dışında kararır. Işık Zühre’dedir. Hıçkırarak ağlayan Zühre göğsünü tutar. Yüzü acıya döner. Derin, göğüs kafesini patlatırcasına sesli nefesler alır. Birkaç nefesten sonra – ilk sahnedeki çığlığından daha acı ve etkili – bir çığlık atar. Sahne kararır.)

 

Perde 2

Sahne 4

 

(Sahne boştur. Işık sahnenin önünde. Zühre sahneye girer. Işığa gelir. Yukarı bakar.)

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Bu kuyu. Cinham. Yusuf’un kuyusu değil Zühre. Bizi affet. Benim kuyularım da değil. Bu kuyular, cehennem..bizi affet..

ZÜHRE: ….

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Zühre?

ZÜHRE: …..

(Neden sonra Zühre)

ZÜHRE: Cebrail. Beni duyuyor musun?

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Evet. Affet bizi Zühre!

ZÜHRE: Neredeyim ben Cebrail?

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Dünyada.

ZÜHRE: (Acı bir gülümseme ile) Dünyada…

(Zühre sözünü bitirir bitirmez arka sahneye insanlar girer. İşkence görmüş, acı çekmiş insanlar. Zühre onların acı iniltileri ile geri çekilirken)

CEBRAİL: (Dış ses olarak) Olamaz!!

ZÜHRE: (Acı çeken insanların yanına gittiğinde bir şeyi bekler gibi durur. İki yanında koltuk altlarından şeytanların tuttuğu Ferzan getirilir. Ferzan ve onu getiren şeytanlar sahneye girdiği anda) Melekler nimbüslerden bize bakıyor değil mi Cebrail. Bakıyorlardır. Onlara söyle, aşk öyle bir şey ki; o,  Deccal’in kucağına koşarken siz inancınızı tükürürsünüz. Cebrail, şunu unutma, aşk dünyayı değil sadece iki kişiyi kurtarır. (Yerde yatan Ferzan’ı kaldırır) Evimize gidelim. (Sahneden çıkarlar. Sahne kararır.)

 

                                                                 SON

 

PES!!

Son günlerde ortalık toz duman.

Dersane gibi bir ticarethane bir iman meselesi addedildi. Cemaat neredeyse “dersaneyi savunmayan müslüman değildir” diyecek.

Bazı üst kademelerinden kişiler bunu bana açıkca söylemiş olsa da şimdilik yeri değil kim olduklarını söylemenin.

Mesele çok farklı bir hale geldi.

Başbakan’ın oldukça sakin “izahat”inden sonra ortalık iyice karıştı.

Dün gece sevdiğim bir abime de ilettim bu karmaşa ile ilgili açıktan söylenen şeyleri. Biz biliyor olalım dedim soralım dedim.

Sonra uzun uzun düşündüm. Durumu ilettiğim abiye “bu dünyalık meselenin içine bizi de çekiyorlar” dedim ve ilettiklerimi yok saymasını rica ettim. Bu ricamın arkasında karşı tarafta – en azından – tabanında bir masumiyet olduğunu düşünmem yatıyordu. 

Ne varki Cuma namazından sonra karşımdaki görüntü, duyduklarım ve inanmakta güçlük çektiklerim “cemaatin tepesinde hesaplar yapanların” amaçlarına ulaşmak için daha önce aldığım duyumları olumlar şekilde “ellerinden geleni artlarına koymayacaklarının” bir göstergesiydi!

Daha önce neler duydum da bir saat önce gördüklerim ve duyduklarımla nasıl birleşip beni “aradığım masumiyet nedeniyle kendi kendimi suçlar hale getirdi” peki?

İsimleri burada zikretmeyeceğim. Ama gereken yerlere gereken şekilde de ileteceğim.

Bundan yaklaşık 2 ay önce Ege’de “ekstra” toplantılar yaptı cemaat. Bunlarda her zamanki “ağa-bey”leri konuşmadı. Bu bir dizi toplantı “seçilmişler” ile “etkisi geniş”lere yapıldı çünkü. Bu toplantılara “Zaman gazetesi temsilcisi” sıfatı ile “birileri” geldi “dışardan”.

“Ak parti ile ipler koptu” cümlesi bu toplantıların ikisinde net olarak geçti. İki yerden biri Türkiye’nin sektörel olarak motor şehirlerinden biri. Hala kolaçan etmeye devam ediyorum ve bazı “hacı” amcaların nasıl bir “söylem evrimi yahut ‘darbesi’ geçirdiklerini” hayretle duyuyorum. 

Peki ben bu bilgiyi nereden,nasıl mı elde ediyorum?!

Cemaat’in buradaki ileri gelen iki kişisinin ağzından! Onlara itibar etmiş olmama rağmen birkaç yere gidiyorum, oradan da aynı tepki!

Başbakan’ı yere göğe sığdıramayanlar “bir gecede çarketmiş”! Emre Uslu’nun bahsettiği ahlak bu sanırım!

Kadrolu olduğu bilinen “hacı” amcaların tavırlarını yokluyorum! Kahrolsun Tayyip havalarında!

Sonra MEB’in ülke geneli deneme sınavında cemaat okulunun öğrencilere “boş bırakın yanlış yapın, bizi kapatacaklar” telkini yaptığını duyuyorum! Bunu birebir orada öğrenci olan çocuklardan duyuyorum hem de!

Küçücük çocuk okulumuzu neden kapatacaklar, diyor! Cemaat tüm silahları kuşanmış! Yalan ve duygu sömürüsü dahil!

Geldi mi art arda gelir derler ya, aynen öyle!

Cemaatin insanlara anlatılması için bayan toplantılarındaki tavrı pat diye açığa çıkıyor! Belgeler filan! “Türkiye’nin kaderine aldırmadan biz yolumuzda yürürüz, hizmete devam ederiz. İpler zaten kopmuştu. Bizi devletten tasfiye ediyordu Tayyip!”

Vay vay vay! Cemaatin derdi hizmet filan değil! “Esnafı”nı korumak! “İki Dükkan”ı da açık tutmak!

    Bunları kim söylemiş, kim kimden nasıl aktarmış, neymiş bu belgeler; ilgili kişiler bilecektir zaten!

Yukarıda belirttiğim gibi aslında bunları böyle dillendirmeme kararı almıştım dün gece. Ortada bir fitne vardı kesin. “Dünyalık” bir fitne vardı! Bu karmaşaya dünyalık yönünden  taraf olmamak için ilmi sorular sordum çoğunlukla bu süreçte. Onlara da cevap alamadım.

Ama yine de düşündüm, Allah’tan beni hayra sevketmesini istedim. Dedimki “tabanın ne suçu var”. Vazgeçtim bunları ifade etmekten ama Cuma namazından sonra anladım ki tabanın da suçu büyük!

Suçları ne mi?

Cahillik.

“İslam davasına engel olma” ithamını kendime karşı hakaret kabul ederim. Bana karşı bu söylenmiş olsa yazı yazmam. Ama ülkenin karınca kararınca bile bir şeyler yapmaya çalışan Başbakanına tabanın bakışını buhale getirdilerse suç sadece “tepedekilerin” değildir!

Sorunca bu tabanın % 60’ı Papa ile “kardeş-arkadaş” olmak istemiyor ama İslam davasına engel olarak Başbakan’ı görüyor!

Pes be “ağalar, beyler, efendiler, hacılar, çeyrek takvalı bademler” pes!

Emre Uslu’nun “okulları”…

          Emre Uslu bugün “okul”lar ile ilgili bir yazısında “dersanelerin kapatılması yaygarasını devletin okullarını” kendince yerden yere vurarak “okul olsalar ne olacak” hattına taşıma gayretinde. Emre Uslu’nun devletin okullarına olan eleştirileri çok flu ve adeta “batı merkezci bir çeyrek entelektüelin” aşağılayıcılığı içinde. 

          Yazının okullarla da bir alakası yok aslında! Yazı tamamen bir ad hominem! Siyasi yalpalanmaların okullara mal edildiği ilk birkaç satır sonrasında sanırım Emre Uslu’da farkına varmış bunun ve “çarkedip” araya birkaç müphem okul eleştirisi(!) eklemiş.

          Uslu’nun yazıyı yazarken gösterdiği “kriminal” tavrını artık başka devletler için icra ettiğini düşündüğüm “polis”liğine veriyorum. Uslu’nun pedagoji, bilim ve devletin yükümlülüklerinden anlamadığını söylemeden edemeyeceğim yine de.

         “Bu ülkede okullar, aydın ve yazar takımına bile, doğruya doğru, eğriye eğri deme cesaretini öğretememişse” diyor Uslu. Evet bu konuda haklı ama eksik söylemiş. Mesela arkasından şunu diyememiş : aydın yazar takımı dünyanın her yerinde darbeleri militarizm paydasında eleştirirken bizimkiler darbeleri övdü. Mesela ben de şimdi darbe için yol yapıyorum. Yaşasın vesayetli entelijensiya, diyememiş. Çok da “doğrucu” olacaksa önce “niyetini açıklasın” ve sonra buna mukabil doğruyu söylesin de görelim!

          Mesela eğriye eğri diyeceksek Emre Uslu Diyarbekir sürecini ve dersane yaygarasını “KCK-MİT-CIA” kararı paydasına yazmıştı. Kaynak da verememişti. Bu ülkede bilinirki yıllardır bir karalama yapacaksanız “güvendiğim bir kaynağa göre” dersiniz. Eğer bu kaynak size bu bilgiyi bu minvalde aktarıyorsa sizinle niyeti aynıdır. Gelin “cesaret” ve “doğruluk” içinde kaynağınızı açıklayın. Hani okullar eğriye eğri doğruya doğruyu öğretmiyor diyorsunuz ya, siz öğrenmişsiniz anlaşılan! O zaman buyrun, bekliyoruz!

          Ama şu “kaynaklarımı açıklayamam” manevrasına sığınmanız muhtemel! Böyle yaparsanız “cesaret”iniz ve “doğru”luğunuz değil, arkadan iş çevirdiğiniz tescillenir, o zaman da cesaret doğruluk kelimelerini savurmamanız gerekir! Ahlaksa buyrun Ahlak!

         Uslu yazısında “askerin dersane açıp, özel dershanelerin kapatılmasına “demokratikleşme reformu” yazmanın utanılacak bir rezalet olduğunu bilmiyorsa” diyor. Dersaneler evet askerin ürünü, haklısınız! Hangi askerin ürünü onu da yazsaydınız! 28 Şubat yazarsanız Mustafa Yeşil size “aferin” çekemezdi sanırım! Ya da hicap sınırları çoktan aşındığı için çekebilirdi de! Ama eleştiri noktanızın en dibinden savuruyorsunuz! Eksik söylemek de “eğri” söylemektir Uslu!

        Postmodern teoride terimsel bir yerinden oynama vardır. Uslu’da retorik olarak bunu yapıyor!

        “Bu ülkede okullar, olgunun algıdan, fikrin ideolojiden ve özgürlüğün güvenlikten daha önemli olduğunu öğretememişse” diyor. Dersane olgusunu mu, algısını mı; okul haline gelme olgusunu mu algısını mı yoksa dersanecilik yaygarası arkasındaki fikrin özgürlüğü mü ?

        Uslu’nun ne dediği belli değil gibi, ama işaret edilen yer belli : tek parti ve darbe ürünü dersanelerin “fikri özgür olacaksa” bu birilerinin “ciğerinin yandığı” darbecilerin fikridir! Güvenlik konusunda da Uslu’ya şaşarım ki sen fikir özgür olsun deyip daha geçen gün milyonlarca Kürdü Diyarbekir babında terörist ilan etmemiş miydin?! O zaman güvenlik ön plandaydı sanırım Uslu için!

         Uslu’nun hamaset ve cehalet ile dolu yazısının en aymaz yeri de öğretmenlere değer verilmediğini söylemesidir. Başbakan’ın açıklamalarını neresi ile dinlediğini de açıklamalı Uslu! 

        Ve son olarak bu ülkenin okullarında okuyan Uslu bunlardan sıyrıldığını  – ABD’de temizlendiğini – eğriye eğri doğruya doğru deme cesaretine sahip olduğunu sanıyor! Ama o eğri sandığını söyleme eğriliğinde! Doğruyu söyleyecekse yukarıda belirttik, buyursun söylesin!

        Ama boş bahanelerin arkasına saklanacaktır! Uslu ve Uslu gibiler okul eleştirisi gibi sundukları bu “siyasi-ahlaki eleştiri noktasının en dibinden” ahkam keser! Cemaatin abilerinden “aferin” alır, “belirsiz kaynakları”ndan daha başka şeyler!

       Sonra kendi eğriliğinin asıl nedeni olan darbeci eğitim için darbe ruhunu kotarmaya girişir! Onu değiştirmeye çalışana da ancak iftira atar ve hakaret eder! 

Dervişin Günlüğü (öykü)

Ramazan evvel mübarek üç aylardan Şaban’ın ifasında idik ki, sene garp hesabıyla sekiz yüz seksen’i söylerdi; şehr-i İstanbul’da avarelik ile Allah’ı meşk ederken hüthütlerin ötmediği, külhanların gezmediği, zabitlerin karakollarda pineklediği, aç mezarlarında karın gurultusunun yankılandığı, kulamparaların iniltileri ile gecenin renginin şaştığı bir gece Haliç kıyısından Sarayburnu tarafına dalmıştım. İlahi nazarın yerle göğü zamanında birbirinden nasıl da ayırdığını ve ufukta her nasıl yapıyorsa birleştirmeyi de becerdiğini; günün ardından gelen gecenin ve gecenin ardından günün nasıl hiç şaşmadan geldiğini düşünerek her zaman yaptığım gibi Allah’ın varlığını ve birliğini şahitlikle tevhit ediyordum. Vakit vakte ererken düşüncem sırra kelam oluyor, dilimde ahsensi bir tatla kelamullahı zikrediyordum. Semada günle gece oynaşıyor, renkler aladan karaya karadan alaya giderken bulutların içinde meleklerin kanatları hareket ediyordu. Rahmet gökten inmeye başlarken

kandil ışıkları zayıflamıştı. Namazda kıraat üzere durur gibi edepte ihlas ederken aynıma vuran bir sade şavkın beni cennet şualarına kablettiğini sanıp secdeye varmıştım. O ki şuanın ardı sıra gelen cezbenin esrarını anda bir sesle yitirmesi ile secdedeki alnımı kaldırınca ışığın gelip gelip gittiğini, her gelip gidişinde de o küçük patlama sesinin yankı bulduğunu anladım. Cezbimin sırrı yitmiş, şuanın esrarı aklımda yer etmesine etse de rahmetle belenmiş sandığım şavkın insan eli bir meretten çıktığını anlamıştım. Lakin kıyıdan kıyıya geçmek imkansız olduğundan peşine gitmeyip hanım, hanem, dergahım olan beyhude işlerin işçilerinin toplandığı harabeme döndüm ki aklımda şavkı yayan meretin ne olduğu ve onu idare edenin kim olduğu merakıyla saman yatağıma yattım.

İkindi vaktiydi ki miskin hülyalarımda şavkın meretine binmiş yedi diyarı yedi nefeste gezer halde bulduğum kendimi günahkâr düşlerimden akan damın damlalarından ıslak esvabımla uyandırdım. Kömür ocağı başında süpürge otundan ekmek ve keçi peyniri yerken kuruttuğum esvabımı akşam ezanından sonra giyip Haliç’e yollandım. İki ecnebi gemisinden inen yüke hamallık edip aldığım mangırları sandalcılara okuyup Sarayburnu’na geçtim. Şavkı, mereti, adamı bulacaktım. Beni dağ gibi muhabbetimden edip de insan eli bir putun önünde secdeye götüren şeyi bulacak, Kâbe’yi temizleyen Ashap gibi ben de hem Allah nazarında bilmeden de olsa eğildiğim puttan İslam şehri İstanbul’u temiz edecek hem de günahımı affettirecektim. Hışmımla gezindiğim leb-i deryada gece gelmişti. Kandilcileri zabitler, zabitleri külhanlar art etmişti ki vakit arzın oynaşmasına başladığı vakte erince gözlerimi ferlemiştim. Kandiller ahenkle oynaşan ala kara gök altında kısık gözler gibi kaldığı vakit şavkın ardından gelen küçük sesi duyunca kurtlar gibi bekleyip sesin yönüne dalmıştım. Ses geldikçe adım atmış, adımladıkça sese yakınlaşmış, yakınlaştıkça da Gülhane üzerindeki Sultan meydanında yanıp sönen şavkı kestirir olmuştum. Tırıs ayak, duvar diplerinden gide gide meydana vardığımda göz gözü görmez ala karanlıkta şavkın geldiği yeri görmek maksadıyla sote bir yere çömelmiştim.

Bir ak bir kara, anda ve biteviye ardı sıra anlarda şimşek gibi çakan şavkın yerini çözemedim önce. Biraz daha ileri, meydanın iç yanında kalan esatir vakitlerinde dikildiği rivayet edilen taşın oraya seğirttim. Şavk taşın sağ yanından patlayınca oraya seğirttim. Frenk işi esvabıyla temiz yüzlü Rumi adamın bir elinde tekerlekli üçayak üstüne oturtulmuş ucunda körüklü bir gözü olan koca bir sanduka, diğer elinde de sandukaya bağlı şavkı veren; şavk verirken de duman çıkaran, parlak oyuk bir demirden yuvanın içine gömülmüş ne menem bir şey olduğunu bilmediğim bir alet vardı. Rumi adam ben onu gördüğümde beni görmedi. Şavk her alevlenip söndüğünde sandukadan kalınca bir tabaka çıkarıp sandukanın yanına astığı bir keseye bırakıyor, sandukanın öte yanından da başka bir tabaka alıp sandukaya koyuyordu. Rumiyi beş şavk kadar takip edip ne yaptığını belledikten sonra Ayasofya’ya döndürdüğü meretin bu kutsal yere bir zarar vereceğinden korkup meretle adamın üzerine atıldım.

Hem adamı hem de bu insan işi putu yere yıkıp Ayasofya camiini kurtarmıştım. Rumi altımda ezilirken onu sardığım kollarımdan kurtulmaya çalışıyor, bir yandan da Frenk dilinde bir şeyler söyleniyordu. Ruminin kaçmasına izin vermeden onunla birlikte ayaklanıp zabitlerin gelmesini istemediğimden sessize ne yaptığını sordum. Üzerine yıkıldığım adam temizlenirken resim, dedi. Resim ki kâğıda, cama, porselene boya ile yapılır diye biliriz, dedim. Şavkı sordum. Işık, dedi. Işık olduğu aşikâr, ne ışığı, dedim. Gece güneş yoksa gündüz güneş azsa ışıkla yapılan resme çıraklık eden ışık, dedi. Güneşin yerine, deyince aşk ettiğim tokatla yere yıkılan Rumi’ye insan eli bir meretin Allah’ın marifeti alası olan güneşin yerine nasıl geçebileceğini, bunun olsa olsa putçuluk, şirk olacağını söyledim de ayağa kalkarken elini uzatıp ismini bahşetti nazikçe. Carlo efendi, Carlo Naya efendi. Meretin ışığını patlattığı kuytu köşeden Carlo Efendi’yi kandillerin ışığına doğru çekince, yaşlı bir ecnebinin üzerine atladığımdan ve efendinin nezaketinden utanmış halde Rum zannı ile tekmelediğim putçu Carlo efendinin nezaketine mukabele edip ne ettiğini sordum. Hiyel işinin son muamması olan bir resim makinesi ile şehri İstanbul’u resmettiğini söyledi. Tahayyülümdeki esrar hiyel işleri ile alakalı bu meretin şeytaniliği hususundaki fikrimi aklımda illa derecede depreştirmişti. Carlo efendiden af dilemeden bana neyi nasıl yaptığını anlatmasını istedim. Efendi göğe bakıp sabahın geldiğini, yakında bir handa seher serinliğini atlatırken anlatabileceğini söyledi. Eminönü’ndeki şuruphaneye inip hancıyla bir açtığımız kapıdan girdik. Hancı hanı derlerken efendi ve ben köşede, sinik bir masada yayıldık. Efendi yediği silleli tokadın yangını ile kızaran yanağını hala okşarken ben yanımızda getirdiğimiz merete baktım uzun uzun. Hancı masaları halledip sabah çorbaları ile şurubu hazırlayıp içerden gelene kadar tek laf etmedik. Yanımıza sokulduğunda masaya dayanmış merete merakla bakan hancıya şurup söyledik. Hancı içeri gittiğinde efendiye başlaması gerektiğini, geçen gece başıma gelen olaydan ötürü tövbe istiğfar etmeden önce nasıl bir putla şeytanın hilesine geldiğimi bilmek istediğimi söyledim. Efendi başıma geleni sordu. Anlattım. Güldü. Kızdığımı anlayınca meretin adının yaptığı işten geldiğini söyleyip başladı anlatmaya.

Esatirin lisanından ışık demeye gelen fotos kelamı ile çizmek yazmak manasına gelen grafa kelamından soy etmiş bir iş yapan meretin adı fotoğraf makinesi imiş. Güneşten gelen ışıklar bize değer bizden dönermiş ki bu da bizim gözümüzde bir noktaya gidince bizim eşyayı görmemizi sağlarmış. Bu esemenin fiilinden mübalağa edilerek işe dökülmüş bu hiyelin hiylesi de insan tabiatında Allah izni ve işi ile olan bu halden tercüme edilmiş. Gözün gördüğünü akıl nasıl okur ise bu meret de körüklü gözden giren ışıkla eşyayı o tabaka tabaka gümüşe okutuyormuş. İnsan taklidi bir şey. İş ve hal buymuş. Carlo efendi nafakasını bu işle kazanırmış. Elalem mangır verir Carlo Efendi de onların ışığını bu tabakalara okuturmuş. Tabakaya okuttuğu ışığın izlerini kâğıtlara kopya edermiş. Gümüşten hak edilmiş tabakalar iyot denilen simya işlerinde kullanılan bir tozun buharına tutulurmuş. Sandukanın içine konulan bu gümüş tabaka sandukanın gözünden giren ışıkla eşya Karagöz ve Hacivat’taki gibi siyah beyaz halde tabakada çıkarmış. Tabakaya sindirilmiş kâğıtlara düşen ışık ve gölge sayesinde bu fotoğraf denilen iş olurmuş. Oyuk demirin içine oturtulmuş ışık veren meret de

körüklü gözden giren ışığı canlı tutmak, tabakaya giydirilmiş gümüş simyalı kâğıdın üzerine düşecek resmi sağlam etmek için patlarmış. Gayri Müslim memleketlerinde bulunmuş bu hiyel aleti ile insanın unutup gideceği nice an hiç bitmeden öylece tutulabilecek, insanlar o vakti görmek istediklerinde çok çok uzun zaman sonra bile ellerindeki bu resimlere bakarak o anı tekrar edebileceklerdi Carlo efendiye söylediklerine göre.

Haşa huzurda bu sözlerle kainatın kurallarına karşı geliniyordu. Zaman gelen ve geçen bir işti. Hayat zamanla bir ve bir yerden sonra zamandan hürdü. Ancak ölüm bizi zaman denen mefhumdan ayrı tutardı bizim bildiğimize göre. Allah-u Teala da zamanı evreni yaratırken ahirete bir düğüm olarak koymamış mıydı varlığın içine. Bir an’ı o anda sonsuz kılmak sadece Allah’a mahsus bir sıfattı. Hakikat bende idi, merette şeytanilik vardı. Havsalamın almadığı işler görmüş, bilmek için çıraklık edip öğrenmiş; haktan helalden mi yoksa haram ve günahtan mı olduğunu bilmek üzere aslını astarını bellemiştim. Mamafih bu işi anlamak için daha çok zahmete gerek yoktu. Şirk, inkar ve şeytan bu işin her yerindeydi. Fikrimi zikretmiş, Carlo efendiye bunların inancım tarafından reddedildiğini söyleyip kalkmıştım. O vakit Carlo Efendi beni uyarıp, işin şeytani yönünün bu kadarla kalmadığını söyleyince ona dönüp dahasını bilmeye hacet olmadığını söyledim. Şuruphaneden çıkıp, ilk sandalla karşıda Karaköy’e oradan da tabana kuvvet Kemankeş ocağı yanındaki harabeme gittim.